Onbir Nisan Urfa’nın Kurtuluş Bayramı yıllardır temsili kutlanır. Ben yarım asırdır kutlanmasına tanığım. Nutuklar çekilir kahramanlık dolu sözler söylenir. Kahramanlık unvanını almak içinde çok iddiada bulunduk ama bu payeyi bize layık görmediler veya birileri hızla davranıp kaptı. Bize, “Vanlıyam, şanlıyam kılıcı kanlıyam”ın “şanlısı” kaldı. Hamasi nutuklar artık karın doyurmuyor.

Bana göre bu kadar yıldan sonra özünü yitiren kurtuluş bayramını temsili kutlamalarla değil belge ve anıtlarla yaşatalım. Dahası tiyatro biçiminde tekrarlayıp şehrin çeşitli yerlerinde insanlara ulaştıra bilmenin gereğini yapalım. Nedense; kan gözyaşı görmeye, insanların duygularıyla oynamaya, barut kokusu, dumanı almaya meraklı olan insanların takıntısı beni üzüyor. Yer yoksa suç kimin. Yirmi yıllık acıyı, sıkıntıyı, kimden çıkaralım?

Kendi içimizde birbirimizi yemektense gelin bu şehre katkı sunma anlamında birlik ve beraberlik geliştirelim. Bir elin nesi var iki elin sesi var misali…şu sözümü bir yere yazın lütfen. Ne benim size, ne sizin bana ihtiyacınız var. Ama Urfa’nın hepimize ihtiyacı var dolaysıyla Urfa için el ele vermemiz lazım.…

Bana Urfa kurtuluşundan, duyarlı insanların çalışmasından elde edilmiş belgelerin dışında bir bulgu gösterebilir misiniz? Ne bir şehitlik var, ne şehitlerin gömüldüğü bir yeri var. Ne kurtuluşumuzu belgelemek için sergilenecek bir malzememiz var. hani o çakar almazlar, hani o kılıçlar, kalkanlar, palalar… hepsi demircilerin örsünde eridi gitti…

Urfa belediyesi sanal alemde yaşamadığını görüyorum. ıleriye dönük daha güzel çalışmalara imza atacağına inanıyorum. ışte bir “şehitler anıtı” yaparak kurtuluş mücadelesine katılanların anılarını ölümsüzleştirme ve yaşatma çabasında. Güzeli takdir etme alışkanlığı edinmemişiz, kötüleme takıntımız sürüyor… şehircilik adına literatürümüzde güzel, gerçek, doğru, samimiyet namına, bir şeylerle bizi buluşturmadılar ki biz de bu kelimeleri tanıyalım…

Dindar geçinen bir kısım insanların en büyük takıntısı, misyonerlik. Kendilerinin ne olduğu belli değil, renk vermezler eyyamcıdırlar, Masonluk, Rotari, liyons ismini duyunca, zehir zemberek takılırlar bozuk plaklar gibi… Bir zaman ki kelimeler gibi. Kendileri ile barışık olmadıkları gibi toplumla da barışık değildirler.

Kendi inançları pamuk ipliği ile bağlı. Dahası evde ilahi emirler doğrultusunda bir yaşam içinde olmadıklarından çocuklarına kötü örnek olmanın sıkıntısı içindedirler. Dolaysıyla edep, terbiye, doğruluk ve ilahi emirleri yeterince çocuklarına öğretmedikleri için kendi kendilerinden korkuyorlar. Çünkü tüm düşünceleri, hayalleri para edinme üstünedir…

Her şeyde bir komplo teorisi yaratmada uzmanız. Takıntı buya, hani kurtulamadığımız illetli, bulaşıcı, marazi hastalıklar gibi herkesin bizim gibi düşünmesini isteriz. Bizim gibi düşünmeyen benden değildir savı her beyinde hakim.

Takıntı bu ya… Sevmediğimiz kimi kimseleri Maocu, komünist, Marksist, kızıl, diye sıfatlandırırız. Hatta Nazım Hikmetin soyadı “Ran” tersten okursanız “nar”. Demek ki nar kızıldır. Takıntı buya muhakkak bir yerlerden uydurarak bir şeyler çıkarırız. Yada ıslah olmaz varlıklar gibi gördüğümüz; sağcı, gerici, bağnaz, yobaz faşist nitelemesi yaparak. Dahası bir insan olarak değil adeta yaratık olarak görürüz.

Yahudilerin arazisi tüm cevaplamalara rağmen hala konuşuluyor. Bunlar ın takıntısı bu… Gündem yaratarak ayakta kalma başarısı içindedirler. En yetkili ağızlardan açıklamalara çok gereksiz cevaplar. Hala kimse inanmıyor. “Efendim Yahudiler kendileri almıyor. Urfalı bir fakirin adına yapıyor.” Zihinleri nasıl bulandıracak, kimi nasıl inandıracak, kandıracaklarını bilmiyorlar. ıyi ya!…Fakirimizi arazi sahibi yapıyorlar. Onlar o arazileri bir daha nasıl alacaklar? Takıntınızı kendi bakış açınızla gidermeye çalışınız.

Türkiye de olduğu gibi hani tüm ülkelerin iç işlerimize karıştığı hepsinin bize düşman olduğu görüntüsünü yaratıyoruz. Kimi zaman bunu basın yoluyla da belgeliyoruz. Halbuki bir çok konuda çevremizdeki komşularla Suriye ile ıran ile iyi anlaşıyoruz. Ayrıca terör listesinde olan bazı örgütleri de kucak açıp dünyanın bize bakışını da hiç umursamayarak. Yunanistan’da hani iyilikleri unutulur gibi değil.

Hala Atatürk ilke ve inkılaplarını hazmedememenin takıntısı içindeyiz. Olmayan kafalara türban takma derdinde olanların kamusal alan değil, ülke sathını hazmedemedikleri inancındayım. Kendi gibi düşünemeyenlere, kefere, küffar, kafir kelimeleri ile uğraşıyorlar. Oysa biz insan doğduk, insan hakları ile bir uğraşabilseler. Dünya milletlere ayrılmış, birbirilerini tanısınlar, saygı göstersinler diye… dahası hepimiz inanç sahibi olmuşuz. ıslam’ın hoş görüsüne sığınmanın erdemini hala başaramadık.

Kadınlar şehirler gibidir. Kadınlar nasıl makyajsız olmazsa şehirlerde öyledir. Makyajda olsa insana verilen değeri en bariz şekilde görüyoruz. Bu güne kadar mala değer verip insana değer vermesini bilmeyenlere iyi bir ders oldu.

Allah bile dünyayı insanlar için yarattığını biliyoruz işte bizde “ yaradılmışları severiz yaradandan ötürü.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.