Nabi/Nebi Sokakta görmek istediğim iki yer var: Biri “Klaus Schmidt Anı Evi”, diğeri “Nebi Efendi Tekkesi”…
“Klaus Schmidt Anı Evi”ni çok duymuştum. Gelmeden önce, içini görmenin, Klaus Schmidt’in eşi Çiğdem Schmidt ile tanışmanın, kendisiyle Göbeklitepe ve Göbeklitepe’yi bilim dünyasına ve Urfa’ya kazandıran eşi hakkında sohbet etmenin hayallerini kurmuştum. Ancak mümkün olmadı. Beni, iki çenetli siyah boyalı demir bir kapı karşıladı. Üzerinde, mavi renkli olarak Göbeklitepe’de gördüğümüz hayvan figürleri vardı. Kapalıydı. Sonradan öğrendim ki Çiğdem Hanım Almanya’da imiş, bu yıl henüz dönmemiş. Üzüldüm tabii, ama yapacak bir şey yok.
Muhtemelen mahalledeki çoğu ev gibi Ermenilere ait olan bu evin ilginç bir geçmişi var.7
Bir açık hava görseli olabilir
Almanya’nın Frankfurt şehrinde “Ermenilere Yardım Hayır Kurumu” adıyla bir örgüt kuran Dr. Johannes Lepsius, Urfa’da bir klinik açmak üzere 1895 yılında İsviçreli kadın Doktor Josephine Zürcher’i görevlendirir. Bu doktorun Urfa’ya gelerek yaptığı yoğun çalışmalar sonucunda klinik 1897 yılında bu evde açılır. Dr. Josephin Zürcher ve onun ağır hasta düşüp ülkesine dönmesinden sonra burada görev yapan diğer doktor ve personel, burada kısa zamanda çoğu Hıristiyan binlerce hastaya bakmış, ameliyat etmiş, hatta veterinerlik hizmeti vermiştir. O günün şartlarında çok sayıda Müslüman da bu hizmetlerden faydalanmıştır.
Dr. Josephin Zürcher’den sonra 1898 yılında hastanenin başına, İsviçreli zengin bir aileye mensup olan Dr. Hermann Christ geçer. Dr. Christ, Urfa’da daha çok kişiye ve daha iyi hizmet vermek üzere daha büyük bir hastane açmaya karar verir ve Basel’deki zengin dostlarının gönderdiği yardımlar sayesinde 1901 yılında Mahmut Nedim Konağının kuzeyinde düşündüğü İsviçre Misyoner Hastanesini açar. O zaman Bıçakçı Meydanındaki ilk hastane boşaltılır. (Cihat Kürkçüoğlu, “Urfa, Fotoğraflarla Evvel Zaman İçinde…”, Şanlıurfa Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğü Yayını, Ankara, 2011, sf. 538)
Misyonerlerle ilgili bu türden yaşanmış hikâyeler duyduğum zaman hem hayret ediyorum, hem de “adanmışlık ruhları” dolayısıyla gıpta ediyorum. Gelişmiş ülkelerinden, ailelerini, sevdiklerini, zengin ve rahat hayatlarını bırakıp buralara gelmeleri, büyük zorluklar içinde bıkıp usanmadan çalışmaları, hayatlarını riske atmaları, üstüne servetlerini harcamaları, kendi ülkelerinden büyük paralar transfer etmeleri, bir yandan dindaşları üzerinde çalışıp onları kendi amaçları doğrultusunda eğitirken, bir yandan da Müslümanların gönlünü kazanmak için çabalamaları gerçekten takdire şayan. Teşbihte hata olmasın, bizim bir takım sufi âlim ve zahitlerin tebliğ ve irşad için çok uzak diyarlara gitmesi gibi. Bedüzzaman Ahmed-i Hemedani’nin Hemedan’dan, Şeyh Mesut’un Nişabur’dan, İmam Sekkakî’nin Harezm’den, Nebih Efendi’nin Sind’den, Abdülvahid Hocanın Rodos’tan Urfa’ya gelmesi gibi… Şimdiki misyonerler de böyle midir, bilmiyorum. Şimdiki Müslümanlardan böyleleri var mıdır, onu da bilmiyorum ama ummak istiyorum. Peki, ben böyle bir şeyi yapabilir miyim, bana böyle bir görev verilirse kabul eder miyim? Maalesef rahatça evet diyemiyorum. Evim, ailem, yaşım, sağlığım deyip bir sürü mazeret ileri sürmem kuvvetle muhtemel.
Bir ağaç ve açık hava görseli olabilir
Dönelim bu tarihî eve. Uzun zaman konut olarak kullanıldıktan sonra, 1960’ların başında bu sefer bambaşka bir hizmete mekân olur. Urfa İmam Hatip Lisesi ilk olarak 12 Kasım 1962 yılında bu binada açılır ve 3 eğitim-öğretim yılını burada sürdürür. İlk müdürü Ziyaeddin Güner olup 1962-1970 tarihleri arasında görev yapmıştır. Ziyaeddin Güner, devrinin en önemli alim ve sufilerinden olan Bedüzzaman Mezarlığında Nebih Efendi’nin yanı başında medfun “Kürt Hacı Ali Efendi”nin torunudur. Onun ve kurucu diğer zevatın gayretleri sonucu üç yılın sonunda İmam Hatip Lisesi Abide’deki yeni binasına taşınınca bu bina yeniden ev olarak kullanılmaya başlanır. Fakat tarihi misyonunu daha tamamlamamıştır.
Geldik 1990’lara… Evin kaderi, bu sefer şehre 18 kilometre mesafedeki Örencik Köyünde keşfedilen dünyaca ünlü Göbeklitepe ile kesişir. Alman Arkeolog Klaus Schmidt, 1994 yılında keşfettiği Göbeklitepe kazı çalışmalarına önce danışman sonra başkan olur. Bir önceki Nevali Çori kazı çalışmaları sırasında ekibiyle beraber Topçu Meydanında küçük bir evde ve zor şartlarda yaşadığı için bu sefer daha geniş ve rahat bir evde kalmak ister. Önce, Bıçakçı Mahallesi Nabi Sokakta bulunan başka bir evi, bir süre sonra o da yetmeyince satıp bu evi satın alır. Kazı çalışmaları sırasında tanışıp daha sonra evlendikleri Çiğdem Köksal Hanımla buraya yerleşirler. Bundan sonra Göbeklitepe çalışmalarının merkezi burası olacaktır. Sanat tarihçisi hemşehrimiz Cihat Kürkçüoğlu da Klaus Schmidt’in yardımcısı ve ailenin en yakın dostlarından biridir. Onların öncülüğünde yürüyen kazı çalışmaları sonucu, Göbeklitepe’nin dünya tarihini değiştirecek bir yer olduğu ortaya çıkar. Ve yapılan bilgilendirme ve tanıtım çalışmaları sonucu Göbeklitepe bütün dünyanın dikkatini üzerine çeker. 2018 Yılında UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası Listesine alınır. Ertesi yıl, yani 2019 “Göbeklitepe Yılı” olarak ilan edilir. Artık dünyanın en önemli, en ünlü sit alanlarından biridir. Tabii onunla beraber Urfa da ününe ün katmıştır. Bu sayede dünyanın her tarafından turist Urfa’ya akmaktadır. Göbeklitepe ile ilgili belgeseller, filmler, romanlar peş peşe gelmektedir.
Bir bir veya daha fazla kişi, açık hava ve şunu diyen bir yazı 'DU Çiğdem Köksal Schmidt' görseli olabilir
Ancak Klaus Schmidt, uğruna 20 yılını verdiği Göbeklitepe’nin bu son dönemini görememiş, 2014 yılında geçirdiği bir kalp krizi sonucu vefat etmiştir. Eşi Çiğdem Schmidt’in girişimleri sonucu bu ev “Klaus Schmidt Anı Evi” olarak düzenlenir ve 2018 yılında açılır. Evde, Klaus Schmidt’in hayatını ve Göbeklitepe kazı çalışmalarını anlatan resim ve enstalasyonların yer aldığı daimi bir sergiyi de görmek mümkün. Ama tabii şu anda kapalı olduğu için ben henüz göremedim. (Enstalasyon ya da yerleştirme; geleneksel sanat eserlerinden farklı olarak mekân ile birlikte ve mekânı kullanarak yapılan bir sanat türü imiş, ben de bu vesile ile öğrenmiş oldum.)
Evet, yaklaşık 200 yıllık bu tarihi evin, böyle tarihi bir geçmişi var. Yani özel bir ev. Bir an için zihnim bu 200 yılın içinde seyrü sefere çıktı. Evin inşasında çalışan ve evde yaşayan Ermeniler, klinik olarak kullanan misyonerler, tedavi olmak için gelen Hıristiyan, Müslüman binlerce hasta, sonra yine ev ve aile, sonra başka bir dinin öğretildiği İmam Hatip Lisesi, lisenin idarecileri, öğretmenleri, öğrencileri, velileri, sonra aralarında farklı inanç ve kültürlere mensup olanların yer aldığı Göbeklitepe kazı ekibi ve şimdilik son olarak anı evi meraklıları… Hani derler ya, şu odaların, duvarların, taşların dili olsa da konuşsa… Nelere şahit oldular, neler yaşadılar? İşte romanlık bir konu daha… Bir gün, gelip bu evi mutlaka görmem lazım.
Bu sokakta görmek istediğim diğer özel yerin tarihi de bundan daha az ilginç değil; “Nebi Efendi Tekkesi”…
Nebi, ya da daha doğru şekliyle “Nebih Efendi”den aylar önceki “Bedüzzaman’da Yürüyüş” yazımda söz etmiştim. Şimdi sırası gelmişken hatırlatmakta fayda var.
Nebih Efendi, Urfalıların dilinde “Nebi Efendi”, aslen Sind bölgesinden (Bugünkü Pakistan’ın güneyi) olup, Nakşibendiliğin İmam Rabbanî’ye dayanan Müceddidiye koluna mensuptur. Şeyhi Alimullah Sindî’den halifelik aldıktan sonra 1750’li yıllarda Urfa’ya gelerek yerleşmiş, ilim ve irşad faaliyetlerine burada devam etmiştir. Seyyid olup Horasan’dan geldiğine dair de bir rivayet vardır. Urfa’da mezarı bilinen en eski Nakşibendi şeyhidir. Tasavvuf ehli tarafından “Hoca Nebih Ruhavî” olarak tanınmaktadır. Hoca Emin Bursevî’ye halifelik vermiştir. Urfalı birine halifelik verip vermediği bilinmemektedir. Devrinin büyük âlim ve evliyasından olduğu kabul edilir. Hakkında pek çok keramet ve menkıbe anlatılır. Ben de küçükken annem ve anneannemden adını sık sık duyardım. Hicri 1203/ Miladi 1789 yılında vefat etmiş olup türbesi Bediüzzaman Aile Mezarlığının batısında kendi adını taşıyan caminin karşısındadır. Bugün de Urfalılar tarafından adı saygıyla anılır, mezarı sık sık ziyaret edilir, ismi çocuklara konulur.
Nebih Efendi, bir ara Rızvaniye Camiinde imamlık yapmış ve cami bahçesindeki odalardan birinde kalmış, daha sonra da işbu Nabi, daha doğrusu Nebi Sokak’taki tekkesine yerleşmiştir. Kendisinden sonra tekke ne zamana kadar faaliyet göstermiş, Cumhuriyet sonrasında tekkeler kapatılıncaya kadar devam etmiş mi, bilmiyorum. Uzunca bir süre ev olarak kullanılan bina, bir ara hayırsever biri tarafından satın alınmış ve Urfa’nın son dönem âlimlerinden Halil Taşkın Hoca tarafından medrese/Kur’an kursu olarak kullanılmıştır.
Haritada sokağın kuzeyde bitimine yakın bir yerde olduğunu öğrenmiştim. Acaba şimdi kimin elindeydi, ne haldeydi? Etrafıma bakıp aranırken genç bir arkadaşa rastladım. Selam verip ne aradığımı söyleyince “Ben bilmiyorum, ama abim bilebilir” diyerek beni hemen sol taraftaki küçük bir çıkmaz sokağın içindeki kafeye davet etti. Sokağın bitiminde sonradan Suriyelilerin işlettiğini ve şimdilik kapalı olduğunu öğrendiğim “Türkan Hanım Konağı” var. Güneye bakan kapısının giriş levhasından adının “Muaf” olduğunu ve 2020’de faaliyete geçtiğini öğrendiğim kafeye girdim.
Böyle bir mahallede ve mahallenin iç kesimlerinde “kafe” fikri bana oldukça şaşırtıcı gelmişti. Tahmin ettiğim üzere eski bir Urfa evi restore edilerek kafe olarak düzenlenmişti. Beni içeride iki kişi daha karşıladı. Önce bir masanın etrafında oturup tanıştık. Dışarıda karşılaştığım gencin adı Serdar, abisinin adı ise Sabahattin Kurt imiş, misafirleri olan üçüncüsünün adını hatırlayamadım. Bana karşı son derecede saygılı davrandılar, su ve çay ikram ettiler. Yaptığım işi anlatıp Nebi Efendi Tekkesini aradığımı söyleyince abi Sabahattin, “Orası, burası.” dedi. Çok şaşırdım. İçinde bir mescidin de bulunduğu, bir ara medrese ve Kur’an kursu olarak hizmet veren bir yerin kafe olarak kullanılması gerçekten şaşılacak bir durumdu. Urfalı, üniversite mezunu iki kardeş kendi alanlarında iş bulamadıkları için, bir hayli borçlanarak bu işe girişmişler. Burayı, adını yazmayı gereksiz gördüğüm mülk sahibi bir kadından, ne amaçla kullanılacağı ve içinde ne gibi düzenlemeler yapılacağı bilgisi dâhilinde bir sözleşme ile kiralamışlar.
Kendilerine Nebi Efendi’den, onun içinde bulunduğumuz tekkesinden söz ettim. Uygun bir yere, buranın geçmişine dair bir bilgilendirme levhası asmalarını tavsiye ettim. Sabahattin Bey, bunu bildiğini ve daha fazla bilgiye sahip olmak için Cihat Kürkçüoğlu’na ulaşmak istediğini söyleyince Cihat Hocayı tanıdığımı söyleyip hemen oracıkta aradım. O da tekkenin bu durumuna çok şaşırdı ve inanamadı.
Biraz sonra kalkıp dış kapıdan başlamak üzere binanın bütün birimlerini dolaştım ve fotoğraflarını çektim. Eski halini görmediğim için ne gibi değişiklikler yapıldığını bilmiyorum. Kuzeydeki iki odayı birleştirdiklerini Sabahattin Bey söyledi. Cihat Hocanın mescit olduğunu söylediği güney batıdaki oda ve hizasındaki bir başka odayı otel odası olarak düzenlemişler, içinde yataklar var. Duvarlara klasik ve modern dönem Avrupalı meşhur ressamların resimlerini asmışlar. Her taraf temiz ve düzenli.
İşim bitince müsaade isteyerek ayrıldım. Aklım geride kaldı. Bir zamanlar ibadet için girilip çıkılan bir yere şimdi eğlenmek ve uyumak için giriliyordu. Klaus Schmidt Anı Evi gibi bunun da kaderi ilginçti. Kim bilir zamanla daha ne gibi değişimler geçirecek, hangi insanlara ve olaylara şahit olacaktı?
Kalbim ve kafam karışık duygu ve düşünceler içinde yeniden yollara koyuldum. Bakalım Bıçakçı Mahallesinde beni daha ne sürprizler bekliyor?
EK: Bu paylaşımı yaptığım gün, bazı dostlarım beni arayıp, Nebih Efendi Tekkesinin, kafe yapılan yer olmadığını, tekkenin o civarda başka bir yer olduğunu söyledi. İlk fırsatta gidip orayı da görmek ve yazmak istiyorum.
Bu arada yazımı okuyan İstanbul’dan hayırsever bir vatandaşımız, o tekkeyi satın almak, işleten gençlerin masrafını ödemek ve tekkeyi asli hüviyetine kavuşturmak için talip olduğunu söyledi. Tabii gerçek ortaya çıkınca buna gerek kalmadı. Çok etkilendim ve teşekkür ettim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.