ŞAM’IN ŞEKERİ

Mahmut Çepoğlu

Araplarla Türkler arasındaki ilişkiler ıslamiyet’in gelişmesiyle başlamış. Türkler gibi bir çok milliyet ıslamiyet’e sahip çıkıp din uğruna canını vermekten imtina etmemelerine rağmen Araplar dini öğretmekten, ıslamiyet’i anlatmaktan ziyade, Arap Yarımadası’nın yaşam biçimini dillerini, kültürlerini yaymaya ve empoze etmeye çalışmışlardır. Emevilerden başlayıp bu güne kadar gelmektedir. Her millette olduğu gibi Türklerde Arap ırkçılığına karşı çeşitli sözlerle tepkilerini ortaya koymuşlardır. Ne şam’ın şekeri, ne Arap’ın yüzü. Hakir ve küçümseme anlamında söylenen bu söz, “şam’da ne Türk’ün yüzü, ne ıstanbul şekeri” şeklinde söylenir. Irakta Türkler için daha alçaltıcı sözler kullanıldığına rastladım. Otobüsün içinde bir grup öğretmenin yüzüne karşı hem de…

Bir gün; bir bankadaki işimden dolayı sırada bekliyordum. Köylünün biri geç yaşta öğrendiği Türkçe’siyle memura sıkıntısını anlatmaya çalışıyordu. Memurun “Anladımsa Arap olayım” sözüne müdahaleden sonra, adamın sözlerini kendisine aktardım. “Bizde addettir” demesine rağmen bu söylemin yanlışlığını izah ettim. Adam Afyon’luydu.

ıkinci bir olay, dini bir kurumda çalışan bir arkadaşımın anlattığı da farklı değil; ancak söylendiği ortam itibariyle sıkıntı verici. Yetkili biri imamları toplamış, ırkçılık yapılmaması, vatanın birlik ve beraberliğinde söz ederek uyarılarda bulunuyordu. Daha sonra sözü sabah ezanlarına getirir; “Yine sabah ezanları Arap saçına döndü” deyince, imamın biri müdahale eder. “Bizlere ırkçılık dersi veriyorsunuz, kendiniz gözümüze baka baka bir milletle alay ettiğinizin farkında değilsiniz” demenin haklılığını kanıtlamıştı. Yıllar önceden anımsadığım bu iki olayın nedeni bu günlerde Arap sermayesinin ithali, ıslam eksenli diş politik ile yaygın görüşlerin konuşulmasıydı.

Niçin yazdığımı tahmin ediyorsunuz. Öteden beri ırkçılık vardır ve hep süreceğe de benziyor. Tepkisel bir hareketin dışa vurumudur tüm bunlar. Kendini üstün görme kompleksi birçok milliyetlerin içinde vardır. Küçümseme ve acılı alayın sonucunun yarattığı rahatsızlık hepimizi üzmekte. Her millete bu vardır.

Arapların kendilerini yeryüzünün efendileri sayması, Hz.Muhammed’in Arap olduğunu, dolayısıyla bu gün yaşayan Arapların onun soyundan geldiğini söylemelerine karşı “ane arabiyun ve leysel earabı mini”(ben Arap’ım ancak Araplar benden değildir.)Sözünü nakaratlardık. ınsanların Arap doğduğunu ölürken Arapça hesap vereceği, kuranın Arapça, dolayısıyla Allah’ın dilinin Arapça olduğunu söylemleriyle kendi milliyetlerinin üstünlüğünü öne çıkaranlara üstünlük taslayanlara karşı “tüm ırkları ve dillerin yaratıcısı Allah’tır, her dilden anlayan yine odur,” sözleriyle cevaplardık.

Osmanlı döneminde; Kabe’nin etrafında yapılmış taş sütunlar, tonozlar, kemerler, revvaklar etrafa harika bir estetik kazandırmıştı. Hacca giden kimselerin çöl sıcağının verdiği yakıcı azabına karşı burada gölgelensin, dinlensinler diye… Kabe’nin ihtişamı ve nurani görkemine gark olsunlar diye… Bu yapının sütunları kırmızıya boyatılmıştı. Diğer yapılarla farklılığı belirtilerek onlara göre bir düşmanlığın ifadesiydi. 1989 yılından sonra nasıl bir renge boyatıldığını bilmiyorum. Yakın tarihte yıktırılan Osmanlı kalesi de daha hafızalardan silinmedi…

Ayrıca Haydar Paşa Garı’nın ihtişamı ile eş değer, taşın sanata dönüştüğü bir binayı orada görmek nasip oldu. Ancak yapıldığı günden bu güne kullanılmamış, yıkık, bakımsız, atıl bir vaziyette duruyordu. S.Abdulhamit’in inancı gereği ıstanbul’dan kutsal kentlere uzattığı tren raylarının döşemesi için “her taşına bir altın veririm” dediği raylar şimdi darmadağın olmuş, sökülmüş harap bir vaziyette.. Sebebi; Türkler buraya “hacı” olmaya gelmesinler den başka bir şey değildir.

Arapların komşuları olan milliyetler için söylediklerine bakılırsa hiçte dost olmadıklarını görüyoruz. Saddam’ın zumlunu destekleyenler olduğu gibi ıran ile savaşında savaşmayı bile göze alanlar vardı. Konu Kuveyt olunca barış yapılmasını arzuluyorlardı. Daha sonra yapılanları da sizlere anlatmaya gerekmez sanırım.

Her insanda bir hastalığa dönüşmüş olan ırki yaklaşımlar mutlaka vardır. Ama bu topluma zarar verecek boyutta olmamalıdır. Haysiyetli toplumlarda ırkıyla zulmetmek değil; düşünce ve ifade özgürlüğüyle, insanlara temel hakları sunmak, yol gösterici olma düsturunu elde etmek gerekir. Bunu medeniyetleri birbirine düşman etme yerine uzlaştırmadan yana olmak en güzeli…

ılimizde bulunan Arapların çoğu, yaşam biçimleri örf, adet ve gelenekleri ile onlara dönüktürler. Çok eşli olmak, erkeklerin uzun entari giymeleri, neçek egal takmaları, kadınların kıyafetlerinin gerek şehirde gerek köylerde gittikçe büyük bir özenti içindedirler. Bunun yanında modern yaşam tarzını benimsemiş, şehir kimliğini özümsemiş, toplumsal yapıyı içine sindirmiş dostlarımız da yok değil.

Dolayısıyla çağdaş bir toplum yaratmada yüzümüzü Ortadoğu’ya dönmektense Avrupa’ya dönmek ve diyaloğu geliştirmek ülkenin hayrınadır. Özgürlüklerin yolu Ortadoğu’dan değil Avrupa’dan geçeceğine inanıyorum.