
İbrahim Halil Okuyan
5 Temmuz 2010
Dünkü yazının devamı..
2. Dünya Savaşı ertesinde ABD savaştan o kadar güçlü çıkmıştı ki,
Dünya kömür üretiminin yarısı,
Petrol üretiminin üçte ikisi
Ve elektrik üretiminin yarısından fazlasını tek başına yapıyordu.
Bunun yanında çok büyük miktarda uçak, otomobil, gemi ve diğer makine üretim kapasitesine sahipti.
Fakat Amerikan kapitalizmi ne kadar güçlü olursa olsun müttefikleri ve pazarları olmadan yaşayamazdı.
Üstelik hem savaş sonrası geri dönen askerlerin işgücü piyasasına katılması sonucu oluşacak bir dengesizlik hem de savaş ekonomisinin bitmesi 1929 buhranında olduğu gibi, ani talep daralmasına neden olabilirdi.
ABD, sahip olduğu bu büyük sanayi gücü için büyük pazarlar yaratmak zorundaydı.
Öte yandan, Avrupa o kadar fakirdi ki, Amerikan mallarını finanse edemiyor ve Amerika’ya karşı verdiği büyük ticari açıkları sonucunda ABD ’den yapmış olduğu ithalat sekteye uğruyor, istenilen düzeye çıkmıyordu.
Bretton Woods Toplantıları sonucuna göre İMF,
Avrupa Devletleri’nin ABD ‘ye karşı verdiği ödemeler dengesi açığını finanse edecekti.
Lakin İMF bu açığı finanse etmekte yeterli olamadı.
Bu durum Amerikan Doları’nın dünya çapında hem rezerv para birimi hem de dış ticarette kabul gören bir para birimi olma sürecini yavaşlatıyordu.
İşte tam bu ahvalde, Marshall Planı yürürlüğe konmuş Avrupa’da yaşanan dolar kıtlığına böylece bir son verilmişti. Marshall planı çerçevesinde Avrupa ekonomisine enjekte edilen toplam para miktarı yaklaşık 13 milyar dolardı.
1947 yılında bu miktar Amerika’nın GSYİH’nın yaklaşık
% 5,4’üne tekabül ediyordu.
Bugün bu oran yaklaşık olarak 632 milyar dolara denk gelmektedir.
A.2- MARSHALL PLANI’NIN SONUÇLARI
Marshall planı 1951 yılında sona ermiştir.
Yardımları daha da uzatma çabası olsa da, Kore Savaşı’nın ABD bütçesi üzerindeki artan maliyetleri bu çabayı sonuçsuz bırakmıştır.
Yine de, Marshall planı sonuç itibariyle oldukça başarılı olmuştur.
Marshall planı sonucunda;
1-Avrupa kıta ekonomisi tarihi boyunca eşi görülmemiş bir büyüme göstermiş, 1948-1952 yılları arasında üretim % 35 artış kaydetmiştir.
Savaş sonrası Avrupa’da görülen kıtlık ve yoksulluk yok olmuş hayat standartları bu yardımları takip eden 30 yıl içerisinde ciddi miktarlarda artmıştır.
2-Avrupa ülkelerindeki toplumsal gerginlik nerdeyse tamamen azaltılmış, politik istikrar sağlanmıştır.
Bunun sonucunda “komünizm tehlikesi” yok olmuştur. gerçekten de, savaş sonrası ortaya çıkan komünist partiler, Marshall planı sonucunda büyük popülarite kaybına uğramış ve yok olmuşlardır.
3-Her şeyden önemlisi, Bretton Woods Toplantıları’nda ortaya konan plan işlerlik kazanmış, Amerikan doları dünyanın resmi para birimi olarak kabul görmüştü.
4-Marshall Planı’nın bir sonucu da, Avrupa birliği düşüncesinin temellerinin atılmasıydı. Bu tip bir birlik serbest ticareti desteklediği için ABD uzun süreler Avrupa birliği fikrini desteklemiştir.
B. MARSHALL PLANI SONRASI
Marshall planı ertesinde, 1950 ve 1970 yılları arasında Avrupa umulandan çok daha büyük bir kalkınma göstermiş. 1945-50 arası ABD ’den ithalat yapmaya dahi gücü yetmeyen Avrupa devletleri 1960’ların ortasından itibaren ABD ’ye karşı ticaret fazlası vermeye başlamışlardı.
Bunun sonucunda da ellerinde dolar fazlası oluşmuştu.
O yıllarda Bretton Woods toplantılarında alınan kararlar gereği her hangi bir ülke elindeki dolar karşılığı kadar altını Amerikan merkez Bankası’ndan (FED) talep edebiliyordu. Özellikle FRANCEÍS DE GAULLE yönetimindeki Fransa, ABD ’nin Vietnam savaşı sonucu oluşan bütçe açıklarından endişe duyarak sürekli olarak Amerikan merkez Bankası’ndan altın talep etmiştir.
1971 Mayısı’na gelindiğinde, FED’den ülke dışına olan altın akışı o kadar büyük boyutlara ulaşmıştır ki, bu durum ABD ’nin elindeki altın rezervlerini ciddi miktarda tehdit eder hale gelmişti.
Sonuç olarak 1971 ağustos’unda Nixon yönetimi şok bir kararla altın standardını tamamen kaldırdı ve doları serbest dalgalanmaya bıraktı.
O vakte kadar bir ons altının değeri 35 $’a sabitlenmişti.
FED kendisine dolar getiren bu ülkelere bu fiyat üzerinden hesaplayarak altın veriyordu.
Nixon’un doları serbest dalgalanmaya bırakmasıyla dolar altın karşısında hızla değer kaybetti.
Böylece Avrupa’nın elinde birikmiş olan dolarlar birden bire devalüe olmuş oldu.
Bu durum aslında bir nevi Bretton Woods Kararları’nın iflas etmesi demekti.
Fakat ABD’nin yeni bir düzen tesis etmesi çok uzun sürmedi. tamamen Anglo-Amerikan firmaları güdümünde kurmaca olarak çıkartılan 1973 OPEC petrol krizi sonrası petrol fiyatları % 400 oranında artmıştı.
ABD, Amerikan dolarının sırtını nereye dayayacağını bulmuştu.
1973 yılından itibaren dünya PETRODOLAR kavramı ile tanıştı.
B.1 PETRODOLAR DÖNGÜSÜ
1973 yılında Anglo-Amerikan petrol firmalarının güdümünde yaratılan petrol krizi sonucu petrol fiyatları 2 $ seviyesinden 11 $ seviyesine fırladı.
Bu durum dünyada büyük bir dolar açığı yarattı.
Zira petrol satan ülkelerin sadece Amerikan Doları’nı kabul etmeleri sebebiyle, diğer ülkelerin petrol satın almak için ciddi miktarlarda dolar sahibi olmaları gerekiyordu.
Böylece ABD, Amerikan Doları’nın arkasını dayayabileceği kuvvetli bir duvar bulmuş oldu.
Bu planın detayları 1971 yılında İsveç’in saltsjoebaden kentinde yapılan BİLDERBERGER toplantılarında ortaya konmuş ve iki sene içinde de uygulanmıştı.
Petrodolar döngüsü aşağı yukarı şöyle işliyordu; petrol fiyatlarındaki anormal yükseliş sonucu petrol ithâl eden ülkelerden petrol üretici ülkelere (OPEC) ciddi bir dolar akışı oldu.
OPEC ülkeleri dolar akınına uğradı.
Nerdeyse tamamı Amerikan destekli diktatörlük olan bu ülkelerdeki egemen zümre, ellerinde biriken dolarları Londra ve New York’taki bankalara yatırdılar.
Artan petrol fiyatları Almanya, Japonya veya diğer Avrupa ülkeleri için çok büyük sorun yaratmadı.
Bu ülkeler yüksek teknoloji sahibi sanayi güçleri sayesinde uluslararası ticaret arenasında sahip oldukları üstünlükleri sebebiyle yüksek petrol fiyatlarına uyum sağlayabildiler.
Öte yandan Türkiye, Brezilya, Meksika vs. gibi üçüncü dünya ülkeleri ise kabaran petrol faturaları karşısında çok savunmasız kaldılar ve döviz sıkıntısına düştüler.
OPEC ülkelerinden ciddi miktarda dolar mevduatı toplayan ANGLO-AMERİKAN (Kökeni, geçmişi veya kültürü İngiliz olan Kuzey Amerika‘da yaşayan İngiliz Amerikalı) BANKALARI bu paraları, nakit kredi açarak üçüncü dünya ülkelerini finanse ettiler.
Her ne kadar bu düzen bir süre devam ettiyse de, 1982 ağustos’unda Meksika’nın krize girerek, borçlarını ödeyemeyeceğini ilan etmesiyle döngü kırılmış oldu.
Bu olaydan sonra İMF’nin, üçüncü dünya ülkelerinin borçlarını ödemesini sağlamak hususundaki önemi belirginleşti.
İMF genel olarak bu devletlerin her türlü sosyal harcamalarını kısmalarını sağlıyor böylece borcun geri ödemesini garanti altına almış oluyordu.
Bu düzen küçük aksaklıklara rağmen 1990’ların sonuna kadar işledi.
Japonya’nın ve Uzakdoğu’nun uluslararası ticaretten pay almasıyla, bu ülkelerde düzene dâhil oldular.
Bu ülkeler ABD ’ye karşı verdikleri büyük dış ticaret fazlası sonucu ellerinde oluşan dolarların bir kısmı ile petrol aldılar veya Amerikan tahvil ve bonolarına yani dolayısıyla Amerikan dolarına yatırım yaptılar.
Böylece Amerika’nın vermiş olduğu büyük ödemeler dengesi açıklarını finanse etmiş oldular.
Devam edecek.
Saygılarımla.