
Cüneyt Gökçe
29 Şubat 2008
Bugünkü yazımda, çocukluk hatıralarımın bir sayfasını siz değerli okurlarımla paylaşmak istiyorum; şöyle ki:
Çocukluk yıllarım Mardin’in Nusaybin ilçesine bağlı Kemine Köyü’nde geçti. Yeni ismiyle Turgutköy denilen bu şirin köy, Nusaybin’in
Köyün arazileri sadece bir aileye ait idi. Diğer köylüler ise bu ailenin kendileri için takdir ettiği tarlaları ekip biçerler ve geçimlerini bu şekilde sürdürürlerdi. Ayrıca suyu bol olan köyde herkesin ekip yararlandığı bir bahçeciği de vardı. Evin sebze ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik olan bu faaliyet, köylüler için güzel bir uğraştı. Her evin “ağzına yetecek” birkaç büyük ya da küçükbaş hayvanı da bulunuyordu. Elektrik henüz yoktu; ancak köyün ilkokulu ve sağlık ocağı faaliyetteydi. Mütevazı ve sade denilebilecek bir hayat devam ediyordu.
Bu hayat şartlarında köyün “imamlık” görevini rahmetli babam sürdürüyordu. Köyün çocuklarını okutmak, hastalarını doktora götürmek, gençlerini asker ocaklarına kadar götürüp yerleştirmek, köyde meydana gelebilecek her türlü anlaşmazlığa hakemlik yapıp çözümlemek gibi vazifeleri de gönüllüce ve severek yerine getiriyordu.
Köyün diğer bir özelliği de etrafındaki diğer köyler için bir “merkez” niteliği taşımasıydı. ılçeye gitmek isteyen çevre köylerin sakinleri bizim oraya yayan gelir; köyden kalkan vasıtalara biner ve ilçeye giderler; akşam dönüşünde de bizim köyde indikten sonra kendi köylerine yayan giderlerdi. O zamanki hayat şartları bunu gerektiriyordu. Zaten başka da yapılabilecek bir seçenek yoktu. Kuşkusuz, bu şartlarda doğal olarak köyden misafir eksik olmazdı. ışte, köyün imamlık vazifesini yapan babamın yaptığı önemli bir iş de, akşam namazlarında cemaate dikkat eder, mevcut misafirleri mutlaka alır eve götürürdü; çoğu kez “vakit geç oldu, gecedir artık…” gerekçesiyle gitmelerine izin vermez evde yatırır, ertesi sabah gitmelerine müsaade ederdi.
Misafirsiz kaldığı gece adeta canı sıkılır, rahatsız olurdu. Misafiri bereketin kaynağı olarak telakki eder, misafire hizmet etmenin, onurlu, insanî ve ıslamî bir görev olduğunu vurgulardı.
Misafirsiz kaldığımız günlerde çoğu kez aramızda güzel diyaloglar cereyan ediyordu; Mehmet ve Cüneyt’ten oluşan ismimin birinci kısmıyla hitap etmeyi tercih ediyor ve:
—Mıhemedo! diye şefkatle seslendikten sonra, caminin etrafına bir kez daha gitmemi, ortalıkta kalmış misafir olup olmadığını kontrol etmemi ve –varsa– hemen getirmemi istiyordu. Çoğu kez bu operasyonu birkaç kez tekrarlattığını ifade edersem mübalağa olmadığını vurgulamak isterim. Bazen de bu operasyon cami etrafıyla sınırlı kalmaz, köy dolmuşlarının durdukları yere ve harman yerine de sirayet ederdi. Operasyonun sonuç getirdiği; başka bir deyimle, misafir yakalamakla sonuçlandığı günler Seyda’nın haz duyduğu ve sevindiği günlerdi. Her seferinde de “ıyi ki, gittin yavrum, teşekkürler!” demeyi de ihmal etmezdi.
Misafirlerin bereketinden nasiplenmek dileğiyle…