
Cüneyt Gökçe
11 Nisan 2008
Kutlu Doğum Haftası’nın kutlanacağı önümüzdeki hafta, “birlikte yaşama tecrübesi” tabirini bolca işiteceğiz.
Bilindiği üzere; son yıllarda Diyanet ışleri Başkanlığımız, Kutlu Doğum Haftası etkinlikleri için her yıl ayrı bir “ana tema” seçmekte ve faaliyetler bu çerçevede icra edilmektedir. Konferans, panel, sempozyum, açık oturum ve yarışma… gibi etkinliklerin tamamında belirlenen konu zengin alt başlıklarla gündeme getirilmekte ve bütün yoğunluk bu noktaya yönlendirilmektedir. Böylece, belirlenen konu tüm yönleriyle halkın yararına sunulmakta ve bilgilendirilmesi sağlanmaktadır.
Müftülüklerimizin koordine ettiği bu faaliyetlere ılahiyat Fakültelerimiz de destek vermekte ve el ele-gönül gönüle bu güzelim etkinlikler düzenlenmektedir.
Bu yılın ana başlığı, kısaca “birlikte yaşama tecrübesi” olarak belirlenmiş ve çok güzel alt başlıklarla zenginleştirilmiştir.
Kâinatta yer alan tüm yaratıkların bir birleriyle alakalı olduğu bilinen bir gerçektir. Başta insanoğlunun kendi aralarındaki münasebetleri olmak üzere tüm mahlûkat, karşılıklı irtibat içerisindedir. Buna göre, insan, hayvan ve bitkilerden müstağni olamayacağı gibi; insanların hayvan ve bitkilere; hayvanların, insan ve bitkilere; bitkilerin, insan ve hayvanlara muhtaç olduğu muhakkaktır. Hatta yalnız insan, hayvan ve bitkiler değil; kâinattaki canlı-cansız tüm varlıklar, şu ya da bu düzeyde birbirleriyle ilişkilidir. Bu yüzden mevcudatın tamamı mütekabil hukuk ve görev ile karşı karşıyadır.
Kuşkusuz; bütün yaratıklar arasında en anlamlı görev ve sorumluluk insanoğluna düşmektedir. Çünkü bütün mahlûkatın en seçkin ve mümtazı insanoğludur. Özellikle; insanoğlunun, kendi arasındaki münasebetleri çok önem arz etmekte ve kâinatın huzuru için adeta bir “köşe taşı” niteliği taşımaktadır.
ınsanların, farklıkları birer zenginliktir. Önemli olan da bütün “farklılıklara” rağmen ”birlikte” yaşamayı “becerebilmektir”. Başka bir deyimle; ırk, aşiret, renk, bölge ve coğrafyaların; hata dinin farklı olması irtibata engel olmamalıdır. Bunu başarabilmenin yegâne şartı, insanların karşılıklı olarak birbirlerini kabullenmeleridir. Herkesi, sahip olduğu özelliklerle benimsemek ve kabullenmek, önemli bir kolaylaştırıcı unsur olabilir.
Üzerinde yaşadığımız gezegen hepimizindir. Bu yüzden “içindekileri” korumak da hepimiz görevidir. Bu görev de ancak “birlikte” yerine getirebilir.
Mekke’den Medine’ye hicret eden Hz. Peygamber’in mühacir ve ensarı “kardeşleştirme” olayını “öncelikleri” arasına alması çok anlamlıdır. Böylece, yıllarca karşılıklı olarak düşmanca tavırlar sergileyen insanların “kardeş” olması barış ve huzurun önemli bir teminatı olmuştur.
Birbirimizi sevmek ve birbirimizin “lehinde” düşünmek imanın bir ön koşulu olduğuna göre; birbirimizi “sevmeme” gibi bir lüksümüz olamaz. Deyim yerindeyse; birbirimizi sevmemiz ve kendimiz için arzu ettiğimiz her şeyi kardeşimiz için de istememiz, iman sınıfını geçmemizin öncelikli şartlarındandır.
Dayanışma ve kaynaşma içinde olmamızı gerektiren pek çok unsur vardır. Her şeyden önce hepimizi yaratan ve yoktan var eden zat yüce Allah’tır. Yani Rabbimiz birdir; ayrıca peygamberimiz, kıblemiz ve kitabımız da bir olduğuna göre ortak noktalarımız pek çoktur. Üstelik bu ortak listeyi uzatmak o kadar rahattır ki, sonuçta birlik ve beraberliğimiz gerektiren faktörlerin pek çok olduğu ortaya çıkmaktadır: Böylece sesimiz daha gür çıkacak ve etkimiz de o oranda artacaktır.
Kutlu Doğum Haftası’nın, insanlığın kurtuluşuna vesile olması duası ile….