Dilenmek kelimesi; dille istendiği içindir ki bu dilenmek “dil” kelimesinden türediğine inanıyorum. Nasıl ki “dilek” kelimesi dil ile bağlantılı ise, arzu ve talep belirtiyorsa, dilekçe de bundan hareketle yazılıyorsa, dilenmekte öyle bir şey. Kürtçe deki “Pars nave ki hırabe debareka çeye” (Dilenmek kötü bir ad, ama iyi bir geçim kaynağıdır.) sözü, dilenmenin sosyal yaşamımızdaki yerini en anlamlı bir şekilde ifade etmektedir.

Sistemin bir nevi meşrulaştırdığı dilenmek, tüm insanlar arasında yaygın bir şekilde görülür. Bunu daha güzelleştirmek ve dilenmek halinden kurtarmak için “komşu komşunun külüne muhtaçtır” sözü uydurulmuş. Dolayısıyla insanların, biribirlerinden bir şey istemeleri normal hale getirilmiş. Kullanılıp geri verilen eşyalar dışında, sıkıntılı anlarda komşular birbirilerinin imdadına yetişirler. Tencere, tava neyse de, bir bardak çay, biraz şeker, bir kaşık salça, bir ölçü biber, soğan, sarımsak deyip bu listeyi uzatabilmenin sıkıntısı hep yaşanır. Kimileri seve seve verir, kimileri bunu istemeyi adet edinmiştir. Kimisi verse de bıkkınlığını dile getirir. Kimisi yumuşak ve zavallılık takınarak kalmadığını beyan ederse de sıkıntı duyduğu gibi, yalan söylediği de her halinden belli. ınsanların hallerini anlamak mümkün.

Ancak AB’ye entegrasyonla birlikte, edinilen bu kültür dejenerasyonunun son bulacağını tahmin ediyorum. Kamu, kurum ve kuruluşları, okullar hep birilerinden bir şey koparma çabasındadırlar. ışte her yıl okullar açıldığında veya bir daireye işiniz düştüğünde neler yaşandığında bir şekilde tanık olmuşuz. Bir top kağıt, şerit, klasör, dosya, boya, elektrik, temizlik malzemeleri vesaire liste uzar gider. Keşke yapılan yardımların emin ellerde toplandığını bir bile bilsek, gözümüzü kapatarak vermenin mutluluğuna ererdik.

Dilenmenin başka bir şeklide “bahşiş” adı altında istenilmesi. Ayakkabıdan tutun giyeceğin her türlüsü, ev eşyasının tamamı için, ne alırsanız alın, bir çocuk yada bir genç, anlamlı bakışlarla, bahşiş istediğini hemen anlarsınız. Kimisi bunu sesli dile getirir. Lokantada, banyoda, berberde, hamamda, öteden beri adettir, bahşiş verilmeden olmaz. Dedik ya! insanlar bir şekilde dileniyor da farkında değiliz. Türkçe’yi bilmeyen yaşlı bir komşumuz vardı. Evine gerektiği için bir gardolap alır. Eve getiren at arabacısı bahşiş deyince oda yarı Türkçe yarı Kürtçe’siyle bahşiş vermemek için “ bu bukunki değil bu pireyinki” (bu gelininki değil ninenindir.) deyince at arabacı ücretini alır, bahşiş istemekten vazgeçer.

Hiç sevmediğim olaylardan biri de mağazalardan hediye isteme olayı. Bu kez müşteri olarak gidilen mağazada pazarlık yapılır alış veriş biter…. Bu kez alınan eşyanın hediyesini isteme olayı başlar. Bu da istemeyle edinilen, dilenmenin “hediye” adı altında yeni bir şekli…

Bunları niçin yazdım dersiniz. Geçen gün gazetelerde, hükümet adına başbakanın halktan, daha doğrusu zengin iş adamlarından talep ve istekleri olmuş, birileri de bunun adını “dilenmek” koymuş ve başbakana “dilenmek hükümete yakışır mı?” diye soru yöneltilmiş. Almadan vermek Allah’a mahsustur, sözünü herkes söyler. Eğer hükümet veriyorsa elbette almasını da bilecek. Gerek vergi şeklinde, gerekse başka yollardan. Birileri adına “dilenmek” dese de… Bunu yalnız onlar yapmamış ki; Osmanlı ımparatorluğundan bu güne çeşitli isimler altında kendi halkından gelmiş geçmiş hükümetlerin hepsi bir şeyler toplamışlardır. Kimi zaman zorla almışlar bazen istemeyerek de olsa insanlar vermişlerdir.

“Zenginlerin malında yoksulların hakkı vardır” derken sadece fitre, zekat üşür ve çeşitli hayır ve hasenatların, iyiliklerin yardımların yapılması anlamında değildir. ış yerleri açarak insanları çalıştırarak da onlara bir türlü hakları ödenir. “ınsanlara balık vermektense balık tutmayı öğretin” diyen Çin atasözünün güzelliğini özümsemek gerekir.

Hükümet bir iş adamından istediği 250 bilgisayarı bir okula hediye edecektir. Muhtaç olanlar faydalansın diye…Vermesini bilmeyenden gerektiğinde zorla, gerektiğinde nefse boğarak, gerektiğinde iyilikle almasını bileceksin ki oda vermesini öğrensin. Kimi insanlar bu tür konularda dindar görünürler ancak dinin vecibelerini bilmezler, yaşamazlar. Oysa Mevlana, “ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol….”özlü sözünü içselleştirmek gerekir.

ınsanımızı kötü yola düşüren onların suç işlemeye meyil olmalarının en büyük nedenleri yoksulluk olduğu gibi cehalette en büyük neden. Onun için eğitime destek vermek lazım. Biliyorsunuz ki insanlar arasındaki husumet, düşmanlık, kin, nefret, sevgisizlik, kızgınlık, hasetlik hepsi yoksulluktan ve cehaletten kaynaklanmaktadır. Üstün olmak adına yapılan zulüm tüm insanlığı helak edecek söylemlerden doğmaktadır.

Halkımız arasında yaygın bir şekilde konuşulur “parsanı aldın hadi yürü.” Söylemi aslında “parsa” dilenmek için kullanılmasına rağmen halk arasında “hisseni aldın git” anlamında kullanılarak dilenmeyi bir hakaret olmaktan çıkarmak çabasıdır.

ışte bu vesileyle dilenenlere, parsa sahiplerine karşı uyanık olmak lazım. Dilenmesini bilmeyen, köşede bucakta miskin, kimsesiz, yardıma muhtaç insanları bulmak sosyal yardımlaşma ve dayanışmanın gereğidir. Bu sokağa çıkıp bu işi meslek haline getirmiş olanların sözlerine aldanmamak lazım… Halkımız arasında çok önemli bir deyim var ki; insanın bundan ders çıkarması lazım. “karaçı kız hatun olmaz, dilenmese karnı doymaz”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.