
Cüneyt Gökçe
27 Eylül 2007
Ramazan-ı şerif günlerini süsleyen önemli etkinliklerden bir tanesi de kabir ve türbelere yapılan ziyaretlerdir. Bu ziyaretler, usul ve adabına uygun yapılmadığı takdirde, pek çok mahzuru beraberinde getirdiği bilinmesi gereken çok önemli bir gerçektir.
Her şeyden önce şunu bilmekte yarar vardır ki, cahiliye etkisinin sürdüğü, ıslam’ın ilk yıllarında Allah Resulü tarafından kabir ziyareti yasaklanmıştı. Cahiliyedeki şirk anlayışının izleri henüz bütünüyle silinmemişken böyle bir yasak son derece makuldü. şirke düşme riski her an için söz konusuydu. Hatta kabirleri ziyaret eden kadınları lanetleyen hadis-i şerifler bu yasak dönemde varid olmuştur. Fakat ıslamiyet bütün kurum ve kurallarıyla yerleştikten sonra böyle bir tehlike artık mevcut değildi. Nitekim Allah Resulü, bu konuda şöyle buyurmuştur:
“Size kabir ziyaretini yasaklamıştım. Artık kabirleri ziyaret edebilirsiniz.” (Müslim, Cenâiz, – 106)
Yasağın kalmasından sonraki dönemlerde; Hz. Peygamber, çocuğunun kabri başında ağlamakta olan bir kadına sabır tavsiye etmiş, onu ziyaretten alıkoymamıştır (Müslim, Cenâiz, 15). Ayrıca, Hz. Âîşe validemizin de kardeşi Abdurrahman b. Ebi Bekr’in kabrini ziyaret ettiği nakledilir. (Tirmizi, Cenâiz, 61).
Kabristana varıldığında ilk yapılacak iş, oradaki sakinlere:
“Ey inananlar diyarının ahalisi, sizlere selâm olsun. ınşaallah, biz de sizlere katılacağız. Allah’tan bize ve size afiyet dilerim” (Müslim, Cenâiz, 104) veya:
“Ey kabirler ahalisi, size selâm olsun! Allah bizi ve sizi mağfiret eylesin. Sizler, bizden önce gittiniz, biz de sizin ardınızdan geleceğiz” (Tirmizi, Cenâiz, 58) … gibi Hz. Peygamber’in kullandığı bir selamlama ile selam vermek uygun olur. Ardından Fatiha, Yasin, ıhlâs ve benzeri Kur’an sureleri tilavet edilir ve dualar okunur. Mü’mine yakışır bir vakar ve ağırbaşlılık ile bu ziyaret gerçekleştirilir. Feryat, figan ve bağırtılardan uzak durulur.
Kabir ziyaretinin ahireti hatırlattığı, kulluk şuurunu pekiştirdiği ve geçmişlerimizle bağlarımızı kuvvetlendirdiği muhakkaktır. Bu ziyaret ve dualardan hem ziyaret eden hem edilen yararlanır. Edebi dairesinde gerçekleştirilen bu ziyaret elbette yararlıdır. Nitekim Hz. Peygamber de çeşitli zamanlarda kabir ziyaretlerinde bulunmuş ve bu konuda bize örnek olmuştur. Mekke seferi sırasında annesi Amine’nin kabrini ziyaret ederek ağlayıp etrafındakileri de ağlattığını nakledilen rivayetlerden anlaşılmaktadır.
Ancak ne yazık ki, günümüzde Hz. Peygamber’in yasaklama gerekçeleri –nerdeyse- tekrar tahakkuk etmek üzeredir. Tıpkı, cahiliye dönemindeki tazim, yüceltme ve kutsama gibi manzaralara günümüzde de rastlar hale geldik. Bu tür davranışlar çok sakıncalı ve ıslam inancı bakımından yasak ve tehlikelidir.
Ölülerden çeşitli konularda yardım isteme şekline dönüştürülen Türbe ve Kabir ziyaretlerini hoş ve meşru görmek mümkün değildir. Dinimizin başlıca gayesi tevhid inancını yerleştirmektir. Gerçek güç ve yetki sahibi sadece Allah’tır. Hz. Peygamber dâhil; Allah dışında, doğrudan doğruya hiç kimseden her hangi bir şey istenmez. Tek başvuru kaynağı yalnızca Allah’tır.
Kabirlere mum dikmek ve yakmak, bez ve çaput bağlamak caiz olmadığı gibi, kabirleri namazgâh yapmak da doğru değildir. Abartılı masraflarla kabirleri yüceltip tazim etmek yanlış olduğu gibi kabirleri çiğnemek ve üzerlerine oturmak da yanlıştır. Bazı kabir ve türbelerin birtakım hastalıklara şifalı geldiğine inanmak ve bunların taş, toprak ve ağaçlarını kutsal saymak ıslam’ın tevhit inancı ile bağdaşmaz.
Bu bakımdan, ziyaretlerimizi gözden geçirerek ıslam’a uygun olup olmadığını kontrol etmek durumundayız. Kabir sakinleri bizden bir şeyler beklerken, okuyacağımız Fatiha ve duaları gözetlerken güçlerinin kaldıramayacağı yükleri yüklemek onlara yapacağımız en büyük kötülüktür. Kimimiz kısmet bulmak için, kimimiz sınavı kazanmak için, kimimiz de evlat edinmek ve akla-hayale gelmedik istekler için kabirlerinde rahat uyumaya çalışan mevtamızın yakasına yapışır ve onları sıkıntıya sokarız.
Bid’at ve hurafelerin son bulduğu bir dünya dileğiyle…