
Cüneyt Gökçe
24 Ağustos 2007
Her hafta Cuma günleri bu sütunlarda sizlerle birlikte olmanın mutluluğunu yaşarken; bazen belli tarihlerde meydana gelmiş olaylarla ilgili yazmak istediğimizde her zaman aynı günü yakalamamız söz konusu olmaya biliyor. Yine de hoşgörünüze sığınarak bir şeyler karalamaya çalışıyoruz.
Örneğin; Hz. Ebubekir’in vefat günü 23 Ağustos 634’tür. Başka bir deyimle dün Sıddik-i Ekber’in vefat yıldönümüydü. Ancak yazı günümüz “bugün” olması hasebiyle, o konuda yazmak istediklerimi bir gün gecikmeli olarak bugün sizlerle paylaşacağız:
Adı “teslimiyet”, doğruluk”, “samimiyet” ve “sıddikiyet” kavramlarıyla özdeşleşen Hz. Ebubekir’in asıl adı Abdullah’tır. Künyesi Ebubekir, lakabı ise Sıddik ve Atik’tir.
Genelde çocuklarının ismine atfen alınan ve “falancanın babası” anlamını ifade eden gelenekteki künye alma olayının aksine Hz. Ebubekir, yumuşak huy ve tevazuundan dolayı bu künyeye layık görülmüş ve onunla tanınmıştır.
Hz. Peygamber’in en sıkıntılı anlarında yanında olmuş, O’na ilk olarak iman etmiş, yakın mesai arkadaşı olmuş, bütün seferlerine iştirak etmiş ve en tehlikeli durumlarda bile O’nu yalnız bırakmamıştır.
Manevi fedakârlıklarının yanı sıra can ve malını da ıslamiyet ve Hz. Peygamber uğrunda sarf etmekten geri durmamıştır.
Hz. Peygamber’in her konuda danıştığı, kendisiyle teselli bulduğu ve çok sevdiği bir şahsiyettir.
Hz. Ebubekir’in mesaj, ders, ibret ve prensip dolu pek çok söz ve konuşması olduğu bilinen bir gerçektir. Ancak biz bugünkü yazımızda Hz. Ebubekir’in halife olarak seçildiğinde yaptığı konuşmayı özetlemeye ve bazı ipuçları yakalamaya gayret edeceğiz.
Konuşmasına tevazuun zirvesi sayılabilecek şu tarihi ifadeyle başlıyor:
“Ey insanlar, ben sizin en hayırlınız olmadığım halde size yönetici oldum.”
Ardından, bilgi kaynaklarına şöyle işaret ediyor:
“Ancak, Kur’an ve Resulullah’ın sünneti bize öğretildi de bilgi sahibi olduk.”
Daha sonra makam düşkünü olmadığını, verilen hizmeti yapmak durumunda kaldığını, Müslümanların sıkıntıya düşmelerini önlemek amacıyla bu ağır sorumluluğu üstlendiğini şu veciz ifadeleriyle dile getiriyor:
“Allah’a yemin olsun ki, bu makamı kendi isteğim ve rızam ile elde etmiş değilim. Hatta başkasının yerine geçmeyi de hiçbir zaman düşünmedim. Böyle bir makam için kalbimde herhangi bir istek uyanmadı. Bu vazifeyi gönülsüz olarak kabul etmek zorunda kaldım. Bunu, hilafet meselesinde müslümanlar arasında ihtilaf çıkmasından ve Araplar arasında irtidât tehlikesinin meydana gelmesinden korktuğum için istemeyerek kabul ettim. Bu makamda benim için bir rahatlık yoktur. Aksine bu, benim üstümde bir yüktür ve Allah’ın yardımı olmasa, bende bu yükü taşıyacak kuvvet yoktur. Başka birisinin çıkıp bu görevi üstlenmesini çok isterdim.”
Bu tespitten sonra da makamların geçici olduğunu, yöneticilerini değiştirmek ya da yenilemek kararının halkın idaresine bağlı olması gerektiğini ve bu karara verdiği değer ve duyduğu saygıyı şu şekilde ortaya koyuyor:
“şu anda dahi isterseniz, Rasulullah’ın sahâbîlerinden birini getirir ve bu makamı ona tevdi edebilirsiniz. Bana bey’at etmiş olmanız, böyle bir işe engel değildir.”
Daha sonra da yönetim anlayış ve stratejisini belirtiyor; halka yönetimi denetleme yetkisi veriyor, kendisine itaatin sınırlarını çiziyor, kendisinde görülen yanlışların halk tarafından düzeltilmesini istiyor ve özetle şu muazzam ilkeleri ortaya koyuyor:
“Beni Rasulullah ile mukayeseye kalkışırsanız ve ondan beklediklerinizi benden beklerseniz, kesinlikle yanılırsınız. Benim gücüm buna yetmez, çünkü o, vahiyle korunmuştu. Ben ise sizin gibi hata yapabilen bir insanım. O halde beni yalnız bırakmayın. Eğer doğru hareket edersem, bana yardım edin. Yanlış yaparsam, beni düzeltin. şurası muhakkaktır ki, doğruluk bir emanet, yalan ise, bu emanete hıyanettir. Aranızda en zayıf olan, Allah’ın izniyle hakkını alıncaya kadar, benim yanımda kuvvetlidir. Aranızda en kuvvetli olan ise Allah’ın izniyle zayıfın hakkını verinceye kadar, benim yanımda zayıftır. Allah’a ve Rasulü’ne itaat ettiğim sürece bana itaatle mükellefsiniz. Eğer bu yolu terk eder, sınırların dışına çıkarsam bana itaat etmek zorunda değilsiniz. Ben, ancak Allah ve Rasulü’nün yolunun takipçisiyim”
Özetle sunmaya çalıştığımız bu tarihi konuşmadan; her birimizin, kendisi için faydalı olan dersi çıkarması dileğiyle…