Kimi arkadaşlar, bazen okuyucular; bana zaman zaman çok hüzünlü, yürek yaralayan yazılar yazdığımı söylüyorlar. şiddetin toplumu olumsuz yönde etki ettikçe, toplumsal sıkıntılar yüreğimizi burktukça, aşiret girdabında boğulanları gördükçe gel de kahretme kendini.  Töreler karşısında yasaların yetersiz kaldığı, vicdan denen bir olayın insanların artık taşımadığını, ölümün kanıksandığı bir toplumda duyarlı insan sevinçli olur mu?

Yine hüzünlü, acının girdabında boğulduğum bir yazıyla, toplumsal huzursuzluğun doruğa vardığı bir zamanda bazı şeyleri sizlerle bölüşmek istedim. Benim ailem beş yüz yıllık Urfalı bir köylü ailedir.(tarihin her sayfasında mirdesi aşireti olarak geçer) şehirdeki yaşamı da yarım asırdır. Kavga ve ölümler sonrası, aile de dalgalanmalar göçün oluşmasına neden olmuş. Arazi sahipleri olmayanlar çil yavrusu gibi herkes biryana dağılmış.

Aile önce Kâhta’ya  ölüme varan kavgalar sonucu  tekrar geri dönmüşler. Bir kısma Viranşehir’e göç ederken diğer bir kısmı köylere ve şehre yerleşmiş. Bir kısmı da Malatya’yı mesken tutmuş. Viranşehir’e yerleşen babamın amcası. Soyadı yetmez isimlerini bile değiştirirler. Sebep kan davası. Uzun zaman sonra yaklaşık 50 yıl önce babamın bir başka amcasının oğlu mecburiyet sonucu gider Viranşehir’e yerleşir.

Beladan kurtulmak için yanına sığındığı akraba ailenin soyadını alıp kendi soyadlarını değiştirirler.Çalışmışlar, didinmişler; sekiz kardeş ölen babalarının varlığını annelerinde bulmuşlar. O hem baba, o hem anne o her şeyleri. Kucak kucağa bir gecede kondu da kalmışlar, büyümüşler. Elleri iş tutmaya başlayınca, ırgatlık, işçilik onların ilk işleri. Sonra herkes kendi kendine başını sokacak bir yer yapmış. Çocukları ile mutlu bir şekilde yaşamlarını sürdürme uğraşı vermişler.   

Aile büyüğü kabul edilen  “melle” lakaplı adam ölmüş.  Ailenin huzuru dağılmış, düzeni bozulmuş. Küçük büyüğü dinlemez olduğu gibi büyükler de hak bilmez olmuşlar. Tartışmalar, iş kapma yarışı, hasetlik, çocuklar için tartışmalar. Aile bağları pekişsin diye kız alıp vermişler. Bu yakınlık yerine kadınların söz düellosu, tartışmalar ile aralarına nifak girmiş, hasetlik, benlik insanların yüreğinde katmerleşmiş.  

Aralarında meydana gelen ufak tefek olaylar bastırılmış. Toplumsal baskılar onları susturmaya yetmiş. Ancak gün gelmiş daha önce birkaç suçtan ceza evine giren çıkan biri duyumlarım; “nasıl benim kardeşimi döverler” deyip çocuk kavgasına büyüklerin karışmasına vesile olmuş. Biri kamyonla ezilmiş. Duyanca dudağım uçukladı. Biz yolda bir kedi bir köpek eniğine çarpamamak için ne uğraşlar veriyoruz. Hatta bu tür olaylarda kaza yapıp canından olanlar bile var. Bu nasıl bir kin, bir öfke, bir düşmanlık ki kamyonla insanın üzerinden geçiyor.

Kısadan hisse; bir kıvılcımla başlayan alev bir taraftan 3 ölü bir yaralı.(bunlar benim babamın amcazadesinin çocukları) Beri taraf iki ölü, dört yaralı.(bunlar babamın amcasının oğlu çocukları dolaysıya bana en yakın olanlar) Bu insanları ölüme götürmenin asıl sebebi bir top, bir çocuk kavgası değildir. Toplumsal doğurganlık, feodalitenin verdiği gücü herkes kendinde bulup söz sahibi olma çabası, birilerini boyunduruğunda tutma asıl neden bana göre. 

Dahası sosyal dayanışmayı güç gösterisi şekline çevirme. Eğitim ve öğretimin yetersizliği, toplumun değer yargılarını yitirmesine aile içi ve aile dışı ilişkilerin zayıflamasına hatta yok olmasına neden olmaktadır. Etik değerlerin erozyona uğraması şeklinde belirtebiliriz.

Erdemli bir geleceğin simgesi olan eğitimli olmanın imajını sergileme yerine; insanların ekmek parası adı altında gayri meşru şeylere başvurması bunun başında geliyor. ınsan eğitimli bir toplumla ilişki kurma yerine kendini bir yerlerde figüran olarak rol alması onu her türlü işlere mecbur ediyor.

Özgür ve özgün olmak yerine erki, gücü  elinde bulundurma çabası içinde insanların mücadele etmesi işte böyle ölümlü olaylara kadar varmaktadır. Gel de yıllarca büyüt beslet kör bir kurşuna, bir bıçak darbesine hedef et. Onu hiç yaşam, yokmuş gibi düşünmek mümkün mü?…

              ınsanlığı güçlü kalma anlamında uğraş verilmesi gerekirken, insanların benlik uğruna verdikleri mücadelenin sonunun ne kadar hüsran olduğunu hep beraber görüyoruz. Uygarlık bir yaşam biçimidir. Bundan nasibimizi alabilirsek ne mutlu bizlere. Ancak kimi zaman uygar olmayı kendine yakıştırmayanlar ruhlarındaki saldırganlık dürtüsü, benlik ve çekememezlik onları felakete götürmeye yetiyor.

 Karşısındakinin varlıklı olmasına değil; onun mutlu yaşaması bile kimilerini rahatsız etmeye yeterli.  ınsanların; inançlıyım, deyip çok sıradan şeyler için insan öldürmelerinin ne derece ıslam’la bağdaştığını sorgulamak gerek. Öldürmek bu kadar ucuz bu kadar sıradan bu kadar basitçe olmamalı.

Yoksulluğun doruk noktada olan bir dirimle yetiştirilmiş evlatları genç yaşta kaybetmenin hüznünü o anneye sormak lazım. Ciğerinden kopan parçayı toprağa koymanın  hem de kaba ve hoyrat ellerle bir cinayete dönüşmesinin acısını nasıl tahammül edilir. ışte anneler bu sebepten vardır ve onlara bundan dolayı saygı duyulur.       

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.