Hekimdede Mahallesinde yürüyüş -1-

Mehmet Sarmış
En Son Bey Kapısı Mahallesinde yürümüştüm. Sonra Ramazan girdi araya, o yorgunluğu gözüm kesmedi; zaten hemen arkasından salgın dolayısıyla tam kapanma kararları alındı, bu yüzden ben de eve kapandım. Böylece Eski Urfa yürüyüşlerime ve buna bağlı olarak o konuyla ilgili okumalarıma, başlamasından sonra ilk defa ve uzunca bir ara vermiş oldum.
Bayram sonrası yeniden niyetlenince biraz tereddüt geçirdim; acaba o havayı yeniden yakalayabilir miyim diye. Fakat başladığım işi bitirmek zorunda olduğum için kararlı davrandım. Ve kaldığım yerden devam ettim. Hemen fark ettim ki, tereddüdüm boşuna imiş, sanki hiç ara vermemişim gibi büyük bir arzu hissettim içimde. Bir farkla, hava çok sıcaktı ve bundan sonra gittikçe daha çok ısınacaktı. Olsun. Konu Urfa ise, sıcak da onun bir parçası.
Bugünkü hedefim Hekimdede Mahallesi. Diğerlerine göre biraz daha aşina olduğum bir yer. Çünkü çocukluğumun ve ilk gençlik yıllarımın geçtiği Kamberiye Mahallesinin hemen karşısı. Arada Karakoyun deresi var. Her iki tarafta da dere boyunca kuzey güney istikametinde yol uzanıyor.
Eskiden Karakoyun Deresi üzerindeki park yoktu, hatta park yapılırken yıkılan beton köprü de yoktu. Bizim evin olduğu kısımdan karşı tarafa iki yoldan geçerdik. İkisinde de derenin ortasına dizili iri taşların üzerine basarak, atlayarak. O taşlar zaman zaman yerinden oynar veya ayaklarımız kayar, bu yüzden suya girmek zorunda kalırdık. O zaman sadece ayaklarımız değil, paçalarımız da o çok kirli suya batardı. Ve bu çok alışıldık bir durumdu.
Yollardan biri hemen bizim meydanının karşısında idi ve karşı taraf çok dikti. Oradan Sarayönü’ne çıkılırdı. Hemen karşıdaki fırına gitmek için de bu yolu kullanırdık. Fırıncı, aynı zamanda şatır olan Kadir Emmi, halim selim bir adamdı, severdim. Vefat etmişse Allah rahmet eylesin, yaşıyorsa sağlık afiyet versin.
Güney tarafındaki diğer yolu Yıldız Meydanı ve Aşağı Çarşıya gitmek için kullanırdık. “Mahalle arasından” derdik. Köprübaşına göre daha kestirme idi, otobüse binmeye de gerek yoktu. Tabii yine Karakoyun’dan geçmek zorunda kalırdık, yine taşların üzerinden seke seke. Fakat bu tarafta engebe az, su daha yaygan olurdu.
Bir 1 kişi ve açık hava görseli olabilir
“Hekimdede” adını bilirdik ama bizim için karşı tarafın adı “Bedendibi” idi. “Beden” Türkçede sur anlamına gelir. Urfa’nın doğu surlarıyla Karakoyun Deresi arasında kalan Beğkapısı’ndan Köprübaşı’na kadar olan bölgeye de o yüzden Bedendibi denirdi. Bizim çocukluğumuzda, Hekimdede ve hemen kuzeyindeki Yusuf Paşa Mahallelerinin önünde surdan en ufak bir iz bile kalmamıştı. Ama Bedendibi adı kalmıştı. Karşı tarafın adı boydan boya Bedendibi idi. Sur dışında olduğu için onlar da Kamberiye’ye “Dışarıdaki” anlamında “Çıharki Mehle” derlerdi. Bunda biraz aşağılama anlamı da vardı sanıyorum.
Bu iki mahalle arasında büyük bir rekabet, hatta ergen gençler arasında düşmanlık da vardı. İki tarafın gençleri arasında sık sık “sapan harpleri” olurdu. Eskiden daha büyükler arasında ve çok daha ciddi olurmuş ve galiba Urfa’da bir hayli meşhurmuş. Bizim zamanımızda yaşça daha küçükler arasında bir çeşit gelenek gibi sürdürülürdü. Özellikle yazın uzun günlerinde. Bunun çarşıdan beyaz urgan alınır, elde özel olarak sapan şeklinde dokunurdu. Sapanla taş çok daha ileriye fırlatılabilir. Sapanı olmayanlar da elleri ile taş atarlardı. İki tarafta kalabalık gruplar toplanır, birbirlerini tahrik eden sözler (kendi mahallesini öven karşı tarafı yeren, zaman zaman argoya kaçan sözler) eşliğinde taş atmalar başlar, çok zaman orda kalır, zaman zaman da karşı mahallenin içlerine kadar devam edip cam çerçeve, kafa göz yaran hücumlara dönüşürdü. Bunlar harbin zafere dönüştüğü zamanlardı.
Ben sapan örmeyi severdim, çok sapanım oldu, ancak nadiren kullanmışımdır, yapım gereği kavgayı dövüşü sevmezdim. Bir de tabii böyle bir iklimde karşı tarafa mecburen geçtiğiniz zaman orada yolunuzun kesilmesi, hakarete uğramak, dayak yemek ihtimali de var, onu da göze almak lazım.
Sonra bu tarafa okul, araya köprü yapıldı. 2000’li yıllarda da derenin üzeri parkla kapatıldı. Gidiş geliş kolaylaştı. Belki biraz bunun da etkisi ile o “harp hali” sona erdi. Şimdi buradan şöyle felsefi bir sonuç çıkarmak mümkün: İki komşu, iki mahalle, iki ülke arasında engel çoksa düşman olma ihtimali yüksektir. Eğer engelleri kaldırır, iletişimi arttırırsanız ve ortak çıkara dayalı işler yaparsanız, düşmanlığın yerini dostluk alabilir.
Öğlenden sonra yola çıktım. Eskiden olduğu gibi Kamberiye Mahallesinden Bedendibi’ne geçtim. Ve yine eskiden olduğu gibi Aşağı Çarşıya giden yoldan Hekimdede sokaklarına daldım.
Solda restore edilen surlar uzanıyor, aradaki yol “Sanat Sokağı”, Beykapısı Mahallesine uzanıyor. Ben ortadaki yola girdim.
Bir açık hava görseli olabilir
İlk durağım birkaç ay önce buraya taşınan Fatma Ablamın evi oldu. O, Eski Urfa’dan kopamadı bir türlü. Hemen girişte, solda iki katlı, güzel bir ev. Buradaki birçok ev gibi, aslı nehit taştan, üzerine betonarme kat çıkılmış. Biraz hoşbeşten sonra ayrılıp yürüyüşüme başladım. Buralar, aynı zamanda büyük teyzem İslim Sabuncu ve daha sonra onun gelini olan Emine Ablamın da bir süre kaldıkları yerler. Aklımda o günlere dair hatıralar… Genç yaşta vefat eden teyzeme dualar…
Sola dönüp ilerledim. Hemen yolun bitiminde sol tarafta Siverekli Mescidi ve hemen avlu giriş kapısının solunda aynı adı taşıyan bir çeşme yer alıyor. Eskiden mahallenin adı “Siverekli” olduğu için mescide “Siverekli Mescidi/Camisi”, çeşmeye de “Siverekli Camii Çeşmesi” veya yaptırana nispetle “Gömükzade Çeşmesi” denilmektedir.
Çeşmenin üzerindeki kitabeden Hicri 1300 (Miladi 1882) tarihinde Gömükzade Vaiz Muhammed Efendi’nin oğlu Hafız Süleyman Efendi tarafından yaptırıldığı anlaşılmaktadır. Zamanında mahallenin su ihtiyacını karşılayan, tamamı beyaz kesme taştan ve çok sade olan çeşme 1996 yılında yıkılmış, yerine orijinalinden bir hayli farklı bugünkü süslü, siyah beyaz alacalı hali inşa edilmiştir. Hali hazırda musluğu yoktur, su akmamaktadır.
Bir anıt görseli olabilir
Mescide gelince… Kitabesi olmadığı için inşa tarihi bilinmemektedir. Ancak çeşmenin üzerindeki kitabeden aynı tarihte ve aynı şahıs tarafından yaptırıldığı tahmin edilmektedir. 1935 yılında benzeri pek çok vakıf eseri gibi satılmış, satın alanlarca uzun yıllar ev olarak kullanılmıştır. 20. Yüzyılın sonuna doğru hayırsever vatandaşlar tarafından satın alınıp cami olarak restore edilmiş ve 2000 yılında “Hz. Abbas Camii” adıyla yeniden ibadete açılmıştır. Restorasyon sırasında caminin orijinaline bazı müdahalelerde de bulunulmuş; sade ve süslemesiz olan taş mihrap süslemeli olarak yapılmış, balkon şeklinde bir minber ve girişine son cemaat yeri ilave edilmiştir. Caminin avlu giriş kapısı da orijinalinden bir hayli farklıdır, siyah taşlar ilave edilmiş ve süslenmiştir.
Buralardan çok geçtiğim halde burada bir cami olduğunu bilmiyordum, cami olduktan sonra da önünden çok geçmiş ama girmeyi düşünmemiştim. Zaten birçok camiye ancak bu yürüyüşlerim dolayısıyla girmek ve namaz kılmak nasip oldu.
Bir açık hava görseli olabilir
Besmele çekerek avluya girdim. Zemini düzgün taş döşeli, ortasında yaşlı bir nar ağacı var. Etraf tertemiz, güzel, ferah. Boydan boya demirleri beyaz boyalı camekanlarla çevrili son cemaat mahallinden ibadet kısmına girdim. İki sahınlı enine dikdörtgen plana sahip, sahınları örten tonozlar ortada iki payeye oturmakta. (Mimari tabirler Cihat Kürkçüoğlu hocaya ait.) Tabana serili turkuaz halı ile mimarinin rengi güzel bir uyum sağlamış. Küçük, sade, güzel bir cami.
Namaz saati değildi. Bir köşede oturup Kur’an okuyan orta yaşlı vatandaşa selam verdim, kendimi tanıttıktan sonra ayaküstü biraz konuştum. “Mahallede yerli Urfalı pek kalmadı hocam” dedi. “Ağırlıklı olarak Roman ve Suriyeliler oturuyor. Onlardan da durumu müsait olanlar ilk fırsatta çekip yeni mahallelere taşınıyor. Benim imkânım olsa ben de giderim.” Duyduklarım benim için sürpriz olmadı, çünkü diğer Eski Urfa mahallelerinde de durum aynıydı. Romanlar hariç.