Mehmet Sarmış

Hanlar bölgesinde yürüyüş (3. Bölüm)

Mehmet Sarmış

Mehmet Sarmış (9 Şubat)

Önceki bölümün sonunda Hacı Kamil Hanının batı kapısından çıkmıştım.

Soldan yukarıya yürüdüm, sağa doğru köşeyi döndüm, hedefimde başka bir han var; Mençek Hanı. Kitabesi günümüze gelememiş olup, yapım tarihi bilinmemektedir. Bununla beraber H.1128 (1716) tarihli bir vakfiyede isminin geçmesi, hanın 18. yüzyıl başlarında var olduğunu göstermektedir. Mimari yapısından 16. yüzyılın ikinci yarısında yapıldığı sanılmaktadır. Kesme taştan dikdörtgen planlı olarak yapılmıştır. 2011 yılında Urfa Belediyesi tarafından restore edilmiştir. Fotoğraf çeke çeke kuzeyindeki kapısından girip, tonozlu dehlizden geçip avlusuna girdim. Ortasında yine son dönemde yapılan bir çeşme var. Niyeyse burası çok sakin. Alt katta ağırlıklı olarak tuhafiyeciler sıralanmış. Benim işim ikinci katta. Karşıdaki taş merdivenden çıkarken rastladığım birine “Numan Tuğbay’ın yerini sordum, bana kendisi yol gösterdi. Numan Tuğbay, uzun zaman Terziler Odası Başkanlığı yapmış olan çok tecrübeli bir terzi. Benim çocukluğumun terzisi. Özellikle bayram öncelerinde babamla birlikte gelirdik, hem gömlek hem pantolon dikerdi. O zamanlar İspanyol paça pantolon modası vardı. Hiç unutmam, hiç huyum olmadığı halde bir defasında pantolon paçamın moda gereği çok geniş, şimdi hayret ediyorum, 30 santim olması için diretmiştim; o ise büyük bir anlayışla bunun çok abartılı olduğunu söyleyip beni 22-23 santime razı etmişti. Çok uzun yıllar sonra karşılaştığımız zaman bunu hatırlatmıştım, gülüşmüştük. Babacandır, hoş adamdır. Selam verip girdim, biraz daha yaşlı, ama yine aynı Numan Abi. Arada birkaç defa görüştüğümüz için tanıdı, sevindi. Çay ikramını reddedemedim. Yıllar içinde başka işlerle de uğraşmış, istediği gibi gitmeyince yeniden terziliğe dönmüş. Beni, babamı sordu. Bir ara denk getirip yanındakiler de duysun diye yine o İspanyol paça meselesini anlattım, gülüştük. Hatıra fotoğrafı çektirdik. Çay bitince müsaade istedim.

Ön tarafı yuvarlak kemerlerle çevrili terzi odalarının önünden ilerleyip karşı taraftaki bir başka durağıma doğru yürüdüm: Fethi Göktepe… Okul müdürlüğü yaptığım Şair Nabi İlköğretim Okulunda velimiz idi. Kibar, beyefendi, tam bir Urfalı. Memurdu, emekli olduktan sonra bu hanın bir odasını tuttu; içini Urfa ile ilgili her şey ile doldurdu; kitaplar, dergiler, kasetler, resimler, duvar halıları, antika eşyalar, etnoğrafik malzemeler, eski radyo, teyp, plak ve daha neler, neler… Urfa’nın gönüllü kültür elçisi. Urfa’nın tarihine, kültürüne meraklı Urfalı veya yabancı kimseler kendisini arayıp buluyorlar, yanına oturup sohbetini dinliyorlar, sorularını sorup bilgileniyorlar, okumak istedikleri kitap ve dergileri alıp okuyup geri getiriyorlar. Yanı hemen hemen hiç boş kalmaz. Yine öyleydi, kendisinden istifade etmek üzere iki genç vardı. Gelmeden önce aradığım için bekliyordu. Yarım saat kadar oturdum, çay eşliğinde Urfa tarihi ve kültürü üzerine tatlı bir sohbete daldık. İleride daha uzun oturmak üzere okumak istediğim birkaç kitabı alıp çıktım.

Handan çıktıktan sonra biraz geriye dönüp az önce çıktığım Hacı Kamil Hanının batısına düşen Urfa’nın en ünlü mekanlarından birine girdim: Kazaz Pazarı, diğer adıyla Bedesten… Kazazlık, Arapça, ham ipeği işleyip, iplik ve ibrişim durumuna getirme mesleği, kazaz bu işi yapan kimse. Bedestenin üstü örtülü çarşı olduğunu daha önce söylemiştim.

Gümrük Hanı’nın güneyine bitişik olarak doğu-batı yönünde uzanmakta. Adı, Rızvan Ahmet Paşa’nın vakfiyesinde Bezzazistan olarak geçiyor. 1562 tarihinde yapılmış, 1740 yılında da onarılmış. Son olarak Urfa Valiliği tarafından 1999’da restore edildi. Üzeri yan yana dört kubbe ile örtülü, batısında güneye doğru uzanan üzeri tonozlu ikinci bir bölüm daha bulunmakta. Dört kapısı var: Doğuda Han Önü Çarşı’sına uzanan ana giriş kapısı, Sipahi Pazarı’na açılan batı kapısı, Pamukçu Pazarı’na açılan güney kapısı ve Gümrük Hanı’na açılan kuzey kapısı.

Ben doğudaki ana kapıdan girdim. Tam bir Ortaçağ çarşısı, çok güzel, her zaman çok hoşuma gider. İki tarafında zeminden bir metre kadar yükseklikte dükkânlar sıralanıyor. Buralarda Urfa’ya has yerel kadın, erkek, çocuk giysileri, kumaşları ve aksesuarları satılıyor. Büyük çoğunluğu ithal. Her keseye uygun. Renk renk, çeşit çeşit, hepsi çok göz alıcı. Aralarında dolaşmak ve seyretmek bile zevkli. Fakat o alışılmış kalabalıktan eser yok, çok tenha ve sessiz. Fotoğraf çektiğimi fark eden ve beni muhtemelen yabancı ve basın mensubu olarak tahmin eden bir gence “İşler nasıl?” diye sordum; çok kinayeli bir dille çok siyasi bir cevap verdi; devam ettirirsem konu başka mecralara kayar diye düşünüp sessizce uzaklaştım.

Batı kapısından çıkıp Urfa’nın bir başka çok ünlü çarşısı olan Sipahi Pazarına geçtim. 1566 yılında Kanuni Sultan Süleyman zamanında Behram Paşa tarafından, Gümrük Hanı’na gelenlerin hayvanlarının barınması için yaptırılmış olup sonradan çarşı olarak kullanılmaya başlanmış, bu yüzden adı Sipahi Pazarı olmuş. Üstü boydan boya beşik tonozla örtülü olan çarşı kuzey güney istikametinde uzanıyor. Eskiden ağırlıklı olarak el yapımı halı satıldığı için “Halıcılar Çarşısı” da denilir; şimdi halının yanı sıra, kilim, battaniye ve son zamanlarda bir hayli yaygınlık kazanan şark odası uygulamaları için halı döşeli sırt ve koltuk altı yastıkları satılıyor. Eskiden sadece el dokumalar satılırdı, şimdi fabrika ürünleri de var. Renk renk, desen, desen… Sandalye pek azdır, satıcılar genelde dükkânın orta yerinde sattığı eşyaların arasında bağdaş kurarak oturur. O yüzden bunlara “oturakçı”, bağlı oldukları meslek odasına da “Oturakçılar Odası” denir. Kışın kürklerine sarılıp, başlarına da Urfa usulü puşu veya külah taktılar mı, ortamın havasına iyice uyum sağlarlar.

Bu çarşının en meşhur yanlarından biri de, asırlardan beri devam eden Ahi geleneğine uygun kuralları ve açılışıdır:

Ahilik, Ahi Evren (1171-1261) tarafından kurulan, İslam dinine dayalı çok sıkı ticari ve ahlaki kuralları olan bir meslek örgütlenmesidir. Eski Urfa esnafının tamamında görülen ama şimdilerde unutulan Ahi gelenekleri, aradan geçen yaklaşık 600 yıla rağmen Sipahi Pazarı esnafı arasında büyük ölçüde yaşatılmaktadır. Pazar esnafının bir başkanı (Şeyhi); bir de idare heyeti vardır. Alışverişler belli kurallara göre yapılır, bu kurallara uymayanlar idare heyeti ve şeyh tarafından çeşitli şekillerde cezalandırılır. Sipahi Pazarı her sabah dua ile açılır. Şeyhin başkanlığında bütün esnaf toplanır, çarşıda tellallık yapanların başı olan “Dellalbaşı” evvela, “euzubesmele” çekip “Ehli İman ve ehli İslâm ervahı şerifleri için, Allah rızası için el Fatiha” der, hazır bulunanlar Fatiha’yı okuduktan sonra duaya devam eder: “Yarabbi! Hayırları fethedesen! Şerleri def’edesen! Münkir, münafık zalimin şerrinden hıfz-ı emin edesen! Gözedin kefili, almadan parasını vermeyin malı, sahibinin hercini (harcını) unutmayın. Cümleten hayırlı işler!”

Eskiden beri duyarım, bir gün ben de yetişip bu duaya canlı olarak şahitlik edeyim diye çok niyet ettim, ama şimdiye kadar mümkün olmadı. Vaktim olsa, oturup birkaç esnafla sohbet de etmek isterim ama daha gezeceğim çok yer var. Çarşının kuzeye, Sobacılar Çarşısına açılan kapısından çıkıp, sonra yeniden girdim ve geldiğim kapıdan Bedesten’e, oradan da Gümrük Hanına geçtim.

Gümrük Hanı, Urfa’nın en güzel ve en meşhur hanıdır. Evliya Çelebi Seyahatnamesinde “Yetmiş Hanı” olarak geçer. Dış cepheleri iki renkli kesme taşların almaşık sıralanması ile yapıldığı için “Alaca Han” adıyla da tanınmaktadır. Esas girişi doğu cephesinde olduğu için yürüyüp çıktım; zamanın tüccarları gibi o ana kapıdan girmek istedim. Kapının girişi eyvan şeklinde olup yandaki mermer duvarların üzerinde simetrik bir şekilde “Ey kapıları açan Allahım! Rahmetinle bizim üzerimize hayırlı kapılar aç. Rahmet hazinelerini üzerimize saç. Ey merhametlilerin merhametlisi!” anlamındaki çok bilinen duanın Arapçası yazılıdır.

Kapının üstündeki kitabede hanın H.970/M.1562 tarihinde, Kanuni Sultan Süleyman zamanında Behram Paşa tarafından yaptırıldığı yazılıdır. Son satırında ise ebced hesabı ile hanın yapılış tarihi olan H.974/M.1566 tarihi düşürülmüştür. Behram Paşa’nın 1564 tarihinde Diyarbakır Beylerbeyi olan Halhallı Behram Paşa olduğu tahmin edilmektedir. (Mahmut Karakaş, “Şanlıurfa İli ve İlçelerinde Kitabeler”, Şanlıurfa Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü Yayınları, Konya, 2012, sf. 313-314) Han, 1998 yılında Şanlıurfa Valiliği tarafından restore edilmiştir.

Daha önce birçok defalar girdiğim bu güzel mekâna bu sefer bambaşka düşünceler ve duygularla girdim. Ticaretle, alışverişle başım hiç hoş olmadığı halde kendimi bu handa kalmak isteyen bir tüccar gibi hissetmeye çalıştım.

Kare avlusunun ortasındaki arktan Halilürrahman Gölünden gelen su akıyor. Yakın zamana kadar avluya büyük bir güzellik katan asırlık çınar ağaçları, artık çürüdüğü ve tehlike arz ettiği gerekçesi ile kesildi, sadece iki tanesi kalmış. Avlunun her tarafına her zaman olduğu gibi masa ve sandalyeler serpiştirilmiş. Eskiden çok kalabalık olurdu, Urfalılar dışında yerli ve yabancı turistler doluşur, yer bulmakta zorluk çekilirdi. Her kesimden kimseler gelirdi, özellikle entelektüel çevrelerin buluşma ve sohbet yeri idi. Geçmiş zaman ifadeleri kullanıyorum, çünkü şimdi mevsim kış, ama kıştan da çok salgın dolayısıyla avlu çok sakin, eski günlerinden eser yok. Benim de zaman zaman gelip arkadaşlarla tatlı sohbetlere katıldığım hanın bu hali oldukça hüzün verici.

Kim bilir bu odalarda şimdiye kadar kaç kişi konakladı? Uzun kış gecelerinde mangal başında ne sohbetler edildi? Kaçı zengin olmanın, kaçı kazanacağı para ile ev almanın, evlenmenin hayalini kurdu? Kaçı hayallerine kavuştu, kaçı sabaha çıkamadı? Bu avluda nice pazarlıklar ve alışverişler yapıldı? Ne acılar, ne sevinçler yaşandı?

Biraz gezindikten ve etrafta aşina olduğum bazı kimselerle selamlaşıp ayaküstü kısa sohbetler ettikten sonra üst kata çıktım. Hemen merdiven bitimindeki küçük mescitte ikindi namazımı kıldıktan sonra bu hanı yapan, asırlarca burada çalışan ve yatıp kalkan insanlara dua ettim. Bu arada biraz da dinlenmiş oldum, uzun zamandır bakmadığım telefonumu açıp önemli bir mesaj olup olmadığını kontrol ettim. Daha sonra kalkıp üst katın revaklarla çevrili koridorunu boydan boya dolaştım, her açıdan çok sayıda fotoğrafını çektim. Meraklı gözlerle bana bakan dükkânlardaki terzi esnafına selam verip, bazılarının halini hatırını sordum. Sonra da aşağıya inip girdiğim kapıdan çıktım.

Kapının önüne Hanönü Çarşısı deniliyor. Bölgenin en kalabalık yerlerinden biri. Kuru gıda, eşya, kıyafet cinsinden her şey satılıyor. O kalabalığın arasına sık sık seyyar satıcılar da dalıyor. İki dükkânın önü her zaman daha kalabalık; biri Çaycı Murat, diğeri dönerci Zeki. Bunun hikmeti üzerine çok şey söyleniyor; sattıklarının kalitesi, güler yüzleri, tatlı dilleri, cömertlikleri, bunlara bağlı olarak Allah’ın kattığı manevi bereket vb. Aslında özel olarak incelenmesi gereken bir durum.

Gümrük Hanının çaprazında benim de alışveriş yaptığım kuru gıda satan bir dükkan var, o kadar gidip gelirim, sahibinin adını bilmiyordum, bugün özellikle sordum, Selahattin Durmuş imiş. Fotoğraf çekmek isterken Müslüm yeğen adlı tanıdığım bir öğretmen arkadaş da yetişti, yazılarımı takip ediyormuş, beraberce fotoğraf çektirdik. Sonra hemen gerideki Attar Pazarına girdim.