Güneşin en çok sevildiği mevsimlerde bir insanın diğer bir insana “Gölge etme!” dediğini duymuştuk ama bir toplumun bir dağ’a bu şekilde seslendiğini ve dağın tepesini kestiğini duymamıştık.
Meşhur meseldir; Büyük ıskender Hindistan seferi sırasında Anadolu’dan geçerken Sinop’lu meşhur Diyojen’i görür. Diyojen bir fıçı içerisinde hayatını sürdürmektedir. Yaklaşır, “Benden bir dileğin var mı?” diye sorar.
Ne isterse, zamanın “Cihan hükümdarı” arzusunu yerine getirecektir. Fakat O, “Gölge etme, başka ihsan istemez” der, hiçbir bağışı kabul etmez. Mütevazi hayatına devamı uygun bulur.
Zaten “Gözü aç’lar” dünyasında böyle “Gözü ve gönlü tok’lar” da olmasaydı gerçekten bu d ünya çekilmezdi.
Gelelim “Dağı’ı kesen toplum”a…  Ordu ılimizin Fatsa ılçesine bağlı Yalıköy Beldesi’ni bilenler, bu Belde’nin hemen yanıbaşında 500 metre yüksekliğinde  bir “Tepe”nin mevcut olduğunu da bilirler. Bu tepe Yalıköy sâkinlerinin güneşine engel oluyor, Saat 14.00’den önce buraya güneş girmiyormuş.
E… Meşhur kelâmdır; “Güneş girmeyen yere doktor girer..” Belde halkı da bu gerçek mucibince “Romatizma” hastalıklara yakalanıyor, doktordan kurtulamıyorlarmış.
Nihayet karar vermişler; “Bu tepeyi keselim, güneşle beslenelim..” Öyle de yapmışlar. Belde Belediyesinin imkânları ile meşhur tepeyi 50 metre aşağı çekmişler. Yetmemiş, 20 metre daha alaşağı etmek istiyorlarmış…
“Güneş nimetinden mahrumiyet” gibi bir mazeret varken ve “Romatizma” sebebi geçerli iken tabiiki dağ’a, tepe’ye acıma düşünülemez. Biz Yalıköylü’lere yaptıkları işten memnun kalmalarını, bol bol güneş görmelerini ve sağlıklarına kavuşmalarını dilerken, hepimizin içinde bulunduğumuz nimetlerin  şükrünü eda etmemiz gerektiğini de hatırlatıyoruz.
Urfa’mızın 2-3 aylık sıcağı dışında güzel yaşantımızın hiçbir mazereti yok. Ne güneşimiz tutan bir dağ, ne serinlememizi engelleyen bir tepe.. Cenâb-ı  Hak herşeyi bol bol ihsan buyurmuş.
Tabii iskân imkânı ve tabii gıdalarla beslenme insanın hayatına hayat katar. Bunlar Memleketimizin her köşesinde mevcuttur. Ancak, aksilikleri ve bundan doğan rahatsızlıkları hep insanlar eliyle yaşıyoruz.
Adam, söz gelimi bir bina yaptırıyor. Komşusunun güneşini mi kesiyor, batıdan gelen esintiyi mi kapatıyor, hiç umurunda değil. Aslında  aynı binayı görüşerek, danışarak daha olumlu bir konumda  yerleştirebilir ama kişinin  öyle bir problemi yok, aldırmıyor. Yalnız mesele, tabii bina değil. Günlük yaşantımızın her safhasında bir “can sıkıntısı”na rastlamamız mümkün. Yaradan herşeyi mükemmel yaratmış ama Onu bozan, düzenini kaçıran bizleriz. Halbuki biraz düşünmek ve başkasının hakkına  saygı duymakla kaygıları atmak, huzurlu yaşamak elimizde.
Bu gibi iyiliklere, güzelliklere yaklaşım nedense toplumumuzda oldukça noksan kalmış. Bunu tamamlama için de pek bir çaba göstermiyoruz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.