
İbrahim Halil Okuyan
12 Kasım 2009
Genleri herhangi bir şekilde oynanan ya da kendi doğasında olmayan bir gen verilmesi yoluyla elde edilen organizmaların tamamına Genetiği Değiştirilmiş Organizma (GDO) deniyor. Eğer gen aktarımı yapılmış bitkiler ise transgenik bitkiler adı veriliyor
GDO’lar üzerinde çok sayıda yöntem ve kimyasal madde kullanılıyor ve henüz insan bünyesinde ne gibi zararlar doğuracağı tam olarak bilinmiyor.
Bu nedenle GDO’ların deneme laboratuarları fakir ülkeler…
Ama yapılan araştırmalar bu ürünlerin zararlarını ortaya koyuyor.
Avrupa Birliği ülkelerinin birçoğunda yasaklanmış olan bu ürünleri, Türkiye’de insanlar farkında olmadan tüketiyor.
Uzmanlar, şu anda raflarda yer alan en az 900 üründe, GDO’ların kullanıldığını söylerken, ODTÜ’de yapılan bir çalışma farklı illerden alınan 28 domatesten 22’sinin genetiğinin değiştirilmiş olduğunu gösteriyor.
Rakamlar, genetiği değiştirilmiş ürünlerin Türkiye’ye girdiğini ve marketlerdeki sayısız paketlenmiş üründe kullanıldığını ortaya koyuyor.
Türkiye’ye 2003 yılında toplam 1.818.131 ton mısır ABD ve Arjantin’den girdi.
Yine 2003 yılında toplam 813.635 ton soya ABD ve Arjantin’den girdi.
Arjantin ve ABD’de yetiştirilen mısır ve soyanın %70’den fazlasının transgenik olduğu bilinen bir gerçek.
Oysa Türkiye’ye transgenik ürünlerin ve tohumlarının girmesi yasak.
Ancak rakamsal gerçekler, Türkiye’ye GDO’lu ürünlerin üstelik devlet eliyle sokulduğunu ortaya çıkarıyor.
Türkiye, ithal edilen herhangi bir ürünün genleriyle oynanıp oynanmadığını gümrükte analiz edecek laboratuarlara sahip değil.
Soya ve mısırın kullanıldığı yerleri düşündüğümüzde herkesin GDO’lu ürünleri tükettiği aşikâr.
Soya; soya yağı, sucuk, salam, sosis, köfte, pizza, hamburger gibi kırmızı etli ürünler ve et suyu tabletlerinde, soya etli kıyma, soya unu, fındık, fıstık ezmesi, süt tozu, kozmetik sanayinde, hayvan yemlerinde, mısır ise; mısırdan elde edilen nişasta bazlı tatlandırıcılarda, mısır yağında, bebek mamalarında, hazır çorbalarda ve yine hayvan yeminde kullanılıyor.
Tüketici Hakları Derneği’nin isteği ile Ankara Tarım İl Müdürlüğü ve İsviçre’deki laboratuvarlarda yapılan analizlerde farklı firmalara ait, mısır unu, soya etli kıyma, yemlik mısır, soya ve mısır karışımı tavuk yeminin GDO’lu olduğu belirlendi.
Bu nasıl bir umursamazlıktır…
Genetiği değiştirilmiş bitkiler, tarımdaki tüm teknolojik gelişmeler gibi, üretimi ve verimi artırma ve en çok da dünyada hızla artan açlığa çözüm olma tezi ile ortaya çıktı.
Ancak, üretimi hızla artan, yaklaşık Türkiye yüzölçümü kadar bir alanda yetiştirilen transgenik bitkiler ne açlığa ne de gittikçe yoksullaşan, toprağından olan üreticiye çözüm oldu.
Genetiği değiştirilmiş bitkilerle ilk denemeler 1978’de başladı.
Gen aktarımı yapılmış ilk tütün 1983 yılında elde edildi. 1985’de yabancı ot ilaçlarına dayanıklılık geni taşıyan bitki elde edildi.
1988’de transgenik pirinç, 1989’da transgenik mısır elde edildi ancak yaygın üretim 1996’da başladı.
Daha sonraki yıllarda uluslararası tarım tekellerinin teknolojiyi ele almaları ile birlikte genetiği değiştirilmiş bitkilerin üretim alanı hızla artarak, 1996’da 1,7 milyon hektar olan ekim alanı 2003 yılı sonu verilerine göre dünya çapında 67 milyon hektarlık alanda yetiştiriliyor.
Günümüzde GDO’ların üretimi, dağıtımı ve pazarın denetimini Monsanto başta olmak üzere Dupont/Pioneer, Syngenta ve Dow/Mycogen firmaları yönlendiriyor.
En büyük üretici ülke ise bu firmaların çoğunun anavatanı ABD.
Bugün Yılmaz Özdil’in Hürriyet gazetesinde 6.Kasım. 2009 tarihinde yayınlanan yazısını sizlerle paylaşmak istiyorum.
Büyük şehirlerde zor ama Şanlıurfa’da pekâlâ uygun beslenme şartları var.
Etimizi taze taze bir kerede tüketecek şekilde alabiliriz.
Meşrubat yerine ayran tüketebiliriz.
Meyve ve sebzeyi taze taze alabiliriz.
Biber ve domates salçasını mevsiminde evlerde üretebiliriz.
Örnekleri çoğaltmak mümkün kısaca her şeyi mevsiminde tüketmeliyiz.
Daha sonra yayınlayacağım ”NO SUGAR” isimli yazıda bunların ayrıntılarını vereceğim.
Şimdi Yılmaz Özdil’i okuyalım.
“GDO’LU DİYET TARİFLERİ
Haliyle panik halindesiniz… “Nasıl anlarız? Genetiği değiştirilmiş organizma yemekten nasıl kurtuluruz?” filan.
Şöyle…
Annaneniz öpülesi elleri parçalanırcasına, ovalaya ovalaya tarhana yaparken, siz, “Aman annane be, boş versene” deyip, marketten hazır çorba alıyordunuz ya…
Annane rahmetli oldu ve siz, o tarhananın tarifini annaneden alıp, bir kenara yazmadınız ya…
İşte o nedenle, siz, genetiği değiştirilmiş organizma yemekten kurtulamazsınız maalesef.
Ne verirlerse…
Onu yiyeceksiniz.
Kız evlat yetiştiriyorsunuz, en iyi okullara gönderiyorsunuz…
Piyano çalıyor, İngilizce konuşuyor, Grammy alanları tek tek biliyor. Bilmeli…
Ama alt tarafı limon, şeker ve su kullanıp, limonata yapmasını bilmiyor! Yoğurdu çırpıp, ayran yapamıyor, ayran…
İşte o nedenle, kızınız, genetiği değiştirilmiş meşrubat içmeye mahkûm maalesef…
Torunlarınız da.
Zahmet edip sütlaç yapmadığınız için, kek yapmaya üşendiğiniz için…
İçinde ne olduğunu bilmediğiniz gofretleri, mısır patlaklarını kemiriyor sizin oğlan!
Hamur tutmayı, şöyle mis gibi ıspanaklı bi börek yapıp, çantasına koymayı bilmediğiniz için, hamburger bağımlısı oldu.
Tahin-pekmezi “köylü işi”, vıcık vıcık yağ fışkıran kremaları “modernite” sandığınız için, daha 10 yaşında ayıya döndü, yuvarlana yuvarlana yürüyor, tıkanıyor, merdiven çıkamıyor.
Size zor geliyor ama, zor mu evde yoğurt yapmak?
İstanbul’un güneşi müsait değil, anlarım, zor mudur İzmir’de, Antalya’da, Adana’da evde salça yapmak?
Şikâyet edip duruyorsun, içine katkı maddesi konuyor, zorla beyazlatılıyor diye…
İster tam buğday unundan, ister çavdardan, hakikaten zor mudur evde ekmek yapmak? Bütün ailen kabız…
Tonla para verip, abuk sabuk ambalajlı-meyveli saçmalıklardan medet umacağına, niye öğrenmiyorsun kabak tatlısı yapmayı?
Güya, çoluğunu çocuğunu düşünüyorsun, taze taze yesinler diye, pazara gidiyorsun…
Eğri büğrü biberlere, doğal olduğu için tuttuğunda ezilen domateslere ağız burun kıvırıyorsun, hormonlu, tornadan çıkmış gibilerini alıyorsun…
Ne işe yaradı senin pazara gitmen?
Kocanız da, bu satırları okuyup, size akıl verecek şimdi…
Söyleyin ona, ukalalık etmesin, götürün aktara, hatmi çiçeğiyle zencefili birbirinden ayırt etsin, ondan sonra konuşsun!
Enginar, börülce, radika, cibes pişirmekten haberin yok; gazetelerin tiraj almak için kıçından uydurduğu kıçımın uzmanlarından fıldır fıldır brokoli tarifleri öğreniyorsun…
Brüksel lahanası yiyerek mi AB’ye gireceğini sanıyorsun?
Çin’den bal getiriyorlar mesela…
Taaa Arjantin’den, Meksika’dan bal getiriyorlar.
Neymiş efendim, içinde genetiği değiştirilmiş organizma olabilirmiş falan…
İçinde tavuk ibiği, maymun kulağı olmadığına şükredin!
Ben iddia ediyorum…
Kaşla göz arasında frankeştayn ürünlere kapıları açan arkadaşlarla, Amerikan çiftçilerinin avukatı profesörlerimiz, sırf karakovan balına sahip çıksa, Şemdinli’de, Pervari’de terör bile azalır, terör bile.
Uzatmayayım.
Mutfak genetiğimizi kaybettik biz.
Elin adamı, mısırdan, soyadan, domatesten önce beynimizin DNA’sını değiştirdi!
Hurrraaa diye köyden kente göçerken, dışarıda tıkınmayı şehirleşme zannettik.
Ambalajlı ürün tüketmeyi, zenginleşme zannettik.
Dolayısıyla, ya kafayı değiştirip, özümüze döneceğiz…
Ya da ne verirlerse onu yiyeceğiz.”
Yazı böyle bitiyor.
Aman dikkat edelim ve yol yakınken eski geleneksel yemek alışkanlıklarımıza dönelim.
Bu işin özentisi olmaz.
Şanlıurfa’da hamburgerci, pizzacı açan hemşerilerime şaşarım neden mahalli yemek yapan yerler açmazlar.
Artık insanlar eskisi gibi topluca yaşamıyorlar bu mahalli yemek kültürünü yaşatmak lazım.
Şehrimize gelen yerli turistlerde bu tür yemekleri tatmak isteyeceklerdir.
Şire, biber, domates salçası, biber salçası ve kurutulmuş gıda satan güzel dükkânlar açılsın.
Sağlığımızla oynanmasına izin vermeyelim.
Saygılarımla.