CAMİ-İ KEBİR MAHALLESİNDE YÜRÜYÜŞ -2-

Mehmet Sarmış
Caminin kuzeye bakan kapısından çıktık. Bu kapıya “Karanlık Kapı”, önündeki sokağa da “Karanlık Sokak” deniliyor. Eskiden burada aydınlatma olmadığı, bir ihtimal kabaltı olduğu için bu adı almış olabileceği söyleniyor.
Karanlık sokak şimdi pek aydınlık. İskeleler kurulmuş, çoğu Suriyeli olan işçiler duvarları tamir edip dışındaki kirli yıpranmış tabakayı siliyorlar. O eskiyen, kararan taşların altından beyaz ve aydınlık Urfa taşları gülümsüyor. Soldaki tetirbeye girdim, eski ve güzel bir olduğunu bildiğim bir evin içini görmek istedim. Ancak kapı açık eğildi,
göremedim. Olsun, ben görmesem de olur, yeter ki tamir edilsin, kurtarılsın. Bu tür çalışmaları gördükçe çocuklar gibi seviniyorum.
Biraz ötede, yine solda, içinde “Eyvansaray Konukevi”nin olduğu “Ocakoğlu Tetirbesi”.
Dikkatimi çekti, bu sokaklardaki bütün kapılar kapalı, içeri giren çıkan yok. Acaba yaşayan da mı yok? Bilmiyorum. Fakat gördüğüm kadarıyla buralar çok bozulmamış, evlerin dış kısmı büyük ölçüde asli şeklini koruyor. Umarım içleri de öyledir.
Etrafta yoğun bir çalışma olduğu için fazla oyalanmamak ve çalışanlara engel olmamak gerekiyordu. Her birine, sanki benim özel işimi yapıyorlarmış gibi minnetle gülümseyerek ve selam vererek aralarından yürüyüp çıktım. Bazı yerlerde Erdem benden hızlı davranıyor.
Yolun sonu bizi üç mahallenin kavşağına getirdi. Sağdaki aralıktan ana cadde ve Karameydanı Camii görünüyor. Doğuda Yusuf Paşa, batıda Kadıoğlu, güneyde Cami-i Kebir Mahallesi. Sola düşen Cami-i Kebir ile Kadıoğlu arasındaki ince yola revan olduk. Bu yolu daha önce batıdan doğuya doğru yürümüştüm, bu sefer doğudan batıya doğru yürüdük. Yenileşme çalışmalarının yer yer devam ettiği birkaç köşeyi döndükten sonra Kutbettin Camiinin güneyinden Demokrasi Caddesine çıktık.
Güneş alnımızın çatını vuruyor, daha şimdiden ter içindeyiz. Elimde taşıdığım şapkayı başıma geçirdim. Başka zaman kesinlikle takamayacağım şapkayı bu sefer çok rahat taktığımı fark ettim. Sıcaktan dolayı değil, kendimi bir çeşit turist gibi gördüğüm için. Ne garip! Kendi memleketimde turist olmak…
Birkaç yudum su içtikten sonra güneye yöneldik; bu tarafta görmemiz gereken iki kabaltı var. İkisi de yolun doğusunda, bize göre solda.
Bir açık hava görseli olabilir
İlki 1359. Sokakta küçük bir tetirbenin içinde yer alan “Hacı Gaffaroğlu” ya da “Hacı Gaffarların Kabaltısı”…
Dipte güneye bakan taş kemerli iki çenetli siyah boyalı büyük metal bir kapıdan giriliyor. Kapı girişinin hemen ardında, kuzey-güney doğrultusunda inşa edilmiş “L” planlı küçük bir kabaltı. Osmanlı dönemine ait, kesme ve moloz taştan ve çapraz tonozla örtülü. Bütün kabaltılar gibi bunu da sevdim. Devamında bir tetirbe ve tetirbeye açılan birkaç evin kapısı var. Bu evlerden birinin Şair Nabi’ye ait olduğu söyleniyor. Bu vesile ile Urfa’nın bu en büyük şairinden söz etmek istiyorum.
Asıl adı Yusuf olan Nabi, bu kabaltıya adını veren Gaffarzâde veya Karakapıcılar ailesine mensup olup 1642 yılında doğmuştur. Çocukluğunu ve ilk gençlik yıllarını Urfa’da geçirmiş ve iyi bir klasik eğitim almıştır. Bir rivayete göre, şeyhinin (Yakup Halife ya da Urfalıların bildiği isimle Yakup Kalfa) tavsiyesi üzerine payitaht olan İstanbul’a gitmiştir. Sultan IV. Mehmed’in musâhibi Damad Mustafa Paşa ile tanıştıktan ve himayesine girdikten sonra hayatı değişmiştir. Paşanın sayesinde divan kâtipliğine getirilmiş, padişah çevresine girmiş, yazdığı şiirlerle devrinin en ünlü şairlerinden biri, “Sultanu’ş-Şuara”sı (şairler sultanı) olmuştur.
Dindar bir insandır. Bir süre sonra Hac farîzasını eda etmek için padişahtan izin alır ve bir kafile ile beraber yola çıkar. Urfa üzerinden Medîne-i Münevvere’ye vardıkları zaman Nâbî, Hz. Peygamber’in kabrinin bulunduğu bu şehir için “Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbûb-ı Hudâ’dır bu/ Nazargâh-ı İlâhîdir Makâm-ı Mustafâ’dır bu” beytiyle başlayan ünlü na‘tini yazar. Bu şiir, özellikle bu ilk beyit Urfa’da çok meşhurdur. Bu şiir etrafında Nabi’nin veli olduğuna hükmedilen bir menkıbe halen dilden dile dolaşır. Kısaca hatırlatmak isterim:
Nabi’nin Hz. Peygamber’e karşı büyük bir muhabbeti vardır. O’nun kabrinin olduğu Medine’ye yaklaştıkça heyecanı artar. Bir gece kafiledeki paşalardan birinin ayağını Medine-i Münevvere’ye doğru uzatarak istirahat ettiğini görür. Paşanın bu gafleti Nabi’nin hassas gönlüne çok ağır gelir ve o anın ilhamıyla bu na’ati okur. Bu “edebî” uyarıyı anlayacak kadar izan sahibi olan Paşa, hemen toparlanır ve Nabi’ye bu şiiri ne zaman yazdığını ve başkalarına okuyup okumadığını sorar. “Hayır, ilk defa şimdi söylüyorum ve sizden başka duyan da olmadı.” cevabını alınca, bu durumun aralarında bir sır olarak kalmasını rica eder. Konu kapanır. Yolculuk devam eder. Nihayet bir sabah ezanı vaktinde kafile Medine-i Münevvere’ye ulaşır. Şehre girerlerken Mescid-i Nebevî’den yükselen bir ses her ikisinin de dikkatini çeker. Okunan, Nabi’nin birkaç saat önce söylediği na’attir. Nabi de Paşa da hayretler içinde kalır. Büyük bir heyecan içinde müezzinin yanına varıp bu şiiri kimden öğrendiğini sorarlar. Müezzin, “Bu gece rüyamda Peygamber Efendimizi gördüm.” der. “Bana “Ümmetimden Nabi isimli bir şair beni ziyarete geliyor. Bu zatın bana büyük muhabbeti vardır. Benim için bir kaside yazmış. Bu sabah onun gelişi şerefine bu şiiri oku diye buyurdu.” Duydukları üzerine büyük bir sevince kapılan Nabi heyecandan bayılıp düşer.
Bu menkıbeyi Urfa’da sadece işin erbabı değil, sıradan insanlar bile bilir ve büyük bir gururla anlatır.
Biz, Nabi’nin biyografisini tamamlayalım.
Hamisi olan Mustafa Paşanın vefatından sonra Nabi Halep’e yerleşir ve devletin kendisine sağladığı maaşla rahat bir hayat yaşamaya başlar. Evlenip çoluk çocuğa karışmıştır. Ancak hayatta hiçbir şey sürekli değildir. Hele o duraklama devrinde… Saray bürokrasisindeki değişiklikler çok uzaklardaki Nabi’nin hayatını da etkilemekte, inişli çıkışlı bir seyir izlemektedir. Bu durumu “Bâğ-ı dehrin hem hazânın hem bahârın görmüşüz” mısraı ile başlayan en meşhur gazellerinden birinde çok güzel dile getirmiştir.
Halep valisi iken sadrazamlığa getirilen Baltacı Mehmed Paşa, İstanbul’a giderken Nabi’yi de beraberinde götürür. Böylece Nabi’nin önünde yeniden o eski ihtişamlı hayatın kapıları açılmış olur. Bıraktığı debdebeli dünyaya geri dönmüş ve yine el üstünde tutulmaya başlanmıştır. Ömrünün sonu bahardır, ama son bahar. Onun da sonu vardır.
Büyük Şair, 1712 yılında vefat etmiş ve Üsküdar’da Karacaahmet Mezarlığı’na defnedilmiştir.
Nabi, devrinin en büyük, bütün Divan Edebiyatının da en büyük birkaç şairinden biri olarak kabul edilir.
Yaşadığı devir, Osmanlı’nın duraklama devridir. Nabi, yönetimdeki ve toplumdaki bozukluklara şahit olmuş, inançlı ve duyarlı bir insan olarak bir yandan bunları eleştirirken bir yandan da kendince çözümler teklif etmiştir. Bu da kendisini didaktik şiir yazmaya yöneltmiş, bu yüzden “hikemi şiir”in en önemli temsilcisi olarak kabul edilmiştir. Tarzı ile kendisinden sonraki pek çok şairi etkilemiştir.
Nabi hakkında, bugüne kadar birçok sempozyum düzenlenmiş, konferans verilmiş, kitaplar basılmıştır. Ben de TYB (Türkiye Yazarlar Birliği) üyesi olarak Urfa’da yapılan bu türden faaliyetlerin bir kısmına katıldım, bazısında bizzat görev aldım.
Nabi’nin adı, Urfa’da birçok yere verilmiştir. Bir mahalle, bir kültür merkezi, çok sayıda okul ve belki de benim bilmediğim daha başka yerler…
Bazı gazelleri de hâlâ dilden dile dolaşmakta ve gazelhanlar tarafından okunmaktadır.
Ben de onun adını taşıyan okulların birinde görev yapmanın gururunu yaşadım. Urfa’nın en eski okullarından Şair Nabi İlköğretim Okulu. Eskiden ilkokul, 90’ların sonuna doğru ilköğretim, şimdi ortaokul. Ben 2000-2008 yılları arasında öğretmen, müdür yardımcısı ve müdür olarak görev yaptm. Hayatımın en güzel ve bana göre en verimli yılları arasındadır. Çok iyi arkadaşlarla çalıştık ve çok güzel işler yaptık.
Nabi faslını burada kapatıp yürüyüşümüze devam edelim.
“Hacı Gaffarların Kabaltısı”nda kalmıştık. Kabaltının devamında ikinci bir tetirbe daha var. Onun sonundaki açık kapı dikkatimi çekti. Üzerindeki yeşil levhada “Hayat el-Harrani Yardımlaşma ve İlim Yayma Derneği-Kuruluş 2021” yazıyor. Aslında girmeye niyetim yoktu, ama içeriden bizi gören orta yaşlı bir zat ısrarla davet edince icabet etmek zorunda kaldım. Hem tanışırım, hem belki tarihi bir evdir, fotoğraflarım diye… Evde ikinci bir kişi daha vardı. Tanıştık, ama adlarını unuttum. İkisi de bize çok samimi davrandılar, çay ikramında da bulunmak istediler, ama biz sadece su içtik. Evin hiçbir özelliği yoktu, baştanbaşa betonarme olup henüz bakım yapılmıştı, boya kokusu çok tazeydi. Arkadaşlar, evi Kadiri tarikatı adına Kur’an kursu ve derneğin diğer faaliyetleri için kullanacaklarını söylediler. Birinin teklifi üzerine merdivenden üst kata çıkıp etrafı temaşa ettik. Arka tarafı az önce çıktığımız Karanlık Sokağa bakıyor. Oradan, içine giremediğimiz evlerin bir kısmını tepeden seyrettik. Kapı ve pencerelerinde taş işçiliğinin güzel örnekleri görünüyordu. Henüz ayakta fakat yıpranmıştı. Dış duvarlarda yapılan yenileştirme çalışmaları içeride yoktu. Damın güney tarafı ise Ulu Caminin haziresine bakıyordu. Zaten daha sonra aşağıdan bir kapı ile hazire kısmına geçilebildiğini gördük. Arkadaşların ilgilerine teşekkür ederek ayrıldık.
Yanımda Erdem de var diye genellikle çoğul yazıyorum ama aslında o pek konuşmuyor. Bir ara ne düşündüğünü, sıkılıp sıkılmadığını, benimle gelmekten dolayı memnun olup olmadığını sordum. Her zamanki gibi ”Sıkıntı yok.” dedi. Memnunmuş. Benim için çok zevkli olan bu gibi şeyler, gençleri pek az açmaz diye düşünüyorum. Yolculuğumuz daha yeni başladı; bakalım Erdem’in memnuniyeti devam edecek mi?
Gaffaroğlu Kabaltısı’ndan ve bulunduğu tetirbeden çıktıktan hemen sonra aynı hizadaki başka bir tetirbeye girdik. 1358. Sokak diye geçen bu tetirbenin içinde başka bir kabaltı var: “Tavusların Kabaltısı”
Önce doğuya uzanan bir tetirbe. Uzaktan Ulu Cami’nin minaresi görünüyor. Tetirbenin bitiminde bana göre sağda beyaz boyalı metal bir kapı. Sol çaprazda kemerli bir geçit. Yan duvardaki eğimli yükselti daha önce buranın üstünün de muhtemelen yine bir kabaltı ile örtülü olduğunun göstergesi gibi. Tetirbenin zemini baştan sona siyah düzgün taşlarla döşeli. O geçitten sonra daha dar ikinci bir tetirbe var. Sonunda da kabaltı. Adını orada yaşayan bir aileden almış olmalı. Kuzey-güney yönünde inşa edilmiş. Oldukça küçük. Bütün diğer kabaltılar gibi, yine Osmanlı dönemine ait, kesme taş ve moloz taş kullanılarak inşa edilmiş, üzeri çapraz tonozla örtülü. Üstündeki evin bir penceresi var ama sonradan kapatılmış. Altında siyah boyalı iki kapı görünüyor. Kabaltı bu sıcakta oldukça gölgeli, yani yapılış amacına uygun bir hizmet veriyor. Büyükler neyse de bu tetirbenin ve kabaltının çocuklar için ne kadar güvenli ve güzel bir oyun ve eğlence alanı olduğunu düşündüm.
Fazla oyalanmadan oradan da çıktık. Bu sefer yönümüzü geriye, kuzeye doğru çevirdik. Şimdi hedefimiz Urfa’nın en eski ve köklü okullarından Şehit Nusret Okulu.