
İbrahim Halil Okuyan
2 Nisan 2009
Mehmet işten çıkarılır. Eve gelip durumu bildirince, hanımı içeri almaz. Gidecek yeri olmadığından Şeyhin dergâhına gider. Bu arada börek çörek yenmekte, çaylar içilmektedir. Mehmet de aralarına katılır.
Şeyh, sohbet esnasında; beterin beteri vardır, insan içinde bulunduğu duruma şükretmeli der. Bunu bir kaç defa tekrar edince, bizim zavallı dayanamaz, kendi kendine, (! Postun üzerindesin, sevenlerin etrafında, talebelerin hizmet ediyor, keyfin yerinde… Elbette içinde bulunduğun duruma şükredersin, ya ben ne yapayım) diye mırıldanır.
Şeyh, bunun kalbindeki sıkıntıyı fark edince, evladım, sen de içinde bulunduğun duruma şükret. Beterin beteri vardır der. Mehmet dayanamaz, şu an besbeter bir durumdayım Efendim… Hem işten kovuldum, hem de evden…
Şeyh oralı olmaz aynı sözünü tekrar eder:
Beterin beteri vardır. Sen yine de durumuna şükret.
Mehmet, cevap vermez ama daha beterini hayal bile edemez. Akşam olmuştur. Herkes köşesine çekilince, Mehmet de, belki hanımı razı edersem diye dergâhtan çıkıp eve gider. Kapıyı çalar, hanımına beni affet, perişanım diye yalvarır.
Fakat hanımı, içeri almaz. Kapının bir kenarına kıvrılır. Soğuktan titremeye başar, kuytu bir yere oturur, fakat çok geçmeden zaptiyeler bunu gizlenmiş olarak görünce şüphelenip karakola götürürler. Eşkâline bakınca bunu nezarete atarlar. Meğer o civarda bir hırsızlık olmuş. Hırsızın eşkâli de bizimkine uyuyormuş. Zavallı, geceyi nezarete atılmış ipsiz sapsız haydutların arasında geçirir.
Şeyh, durumu öğrenir, ziyaretine gelir. Daha, nasılsın diye sormadan bizimki feryat eder:
—Nedir bu başıma gelenler? Önce işten sonra eşten oldum, şimdi de…”
Şeyh sözünü keser:
— Beterinde beteri vardır.
Bizimki dayanamaz:
— Hocam anlatamadım galiba… Suçsuz yere hırsız damgası yedim. Üstelik bu haydutlarla aynı yerdeyim, şunların tiplerine baksana…”
Şeyh hiç umursamadan karakoldan ayrılır. O gece nezaretteki zanlılar arasında müthiş bir kavga çıkar. Bizim Mehmet bir kenara sinerek boğuşanları seyreder. Bu sırada zaptiyeler kavgayı ayırır. Kavganın Mehmet geldikten sonra çıktığını gören zaptiyeler, zavallıyı kavgayı başlatmakla suçlayıp tekme tokat tek kişilik bir hücreye atarlar.
O geceyi hücrede geçiren Mehmet, sabahleyin şeyhi karşısında görünce ağlamaya başlar. Başından geçenleri sıkıntıları anlatır. Ama şeyh aynı şeyi tekrar eder:
– Beterin beteri vardır, sen durumuna sabret.
Bizimki şaşkınlıktan ağlamayı bile unutur:
-Sabır mı? Sabır taşı olsa çatlar.
Şeyh güler geçer.
Bizimkinin öfkeden kanı beynine sıçrarsa da bir şey diyemez.
Şeyh gidince ortalığı birbirine katar. Bağırıp çağırır, hücre kapısını tekmeler. Gürültüye gelen zaptiye memuruna da hakaret edince fena şekilde dayak yer. Üstelik de “Bu herif yalnızlıktan sıkılmış olmalı” diyerek yanına hasta olan Mecusi bir tutukluyu koyarlar.
Tek kişilik bir hücrede iki kişi olması bir yana, adamın ömrü boyunca yıkanmamış, saçı sakalı kir pas içinde, hastalıktan inlemesi bizimkini perişan eder. Geceyi Mecusi ile koyun koyuna geçirirler. Sabah olunca şeyh tekrar ziyaretine gelir. Der ki:
– Ooo… Ne kadar güzel… Bir de arkadaşın olmuş. Yalnızlık çekmezsin.”
—Böyle arkadaş olmaz olsun efendim. Herif hasta ve baygın yatıyor, üstelik de leş gibi kokuyor. Dar yerde mecburen kalıyoruz.
Şeyh yine hiçbir şey söylemeden ayrılır. Bir kaç saat sonra hasta Mecusi hem kusmaya, hem de altına kaçırmaya başlar. Mehmet hücrede yine tek başına kalabilmek için bir fırsat bilerek görevlileri çağırır. Görevliler durumun vahametini görünce; “Bundan sonra bu hücrenin temizliğinden sen sorumlusun” diyerek bir kova su ile bez verip giderler.
Nezarettekiler ikiye ayrılır, yine aralarında kavga çıkar, çoğu şişlenir ölür, kalanı da yaralanır.
Ertesi gün şeyh efendi karakolu ziyarete gelir. Hücreye yaklaşınca Mehmet’in yanık sesini duyar. O bir yandan Mecusi’yi ve hücreyi temizliyor, bir yandan da dua ediyorlar.
— Ya Rabbi sana şükürler olsun, iyi ki hücreye girmişim, ben de muhakkak kavgada ölebilirdim. Bir de Mecusi’ye hizmet ettiğimden dolmayı Mecusi Müslüman oldu.
Şeyhi görünce başını eğer:
-Haklıymışsınız efendim. Bu adamcağız hasta oldu. Temizliğini de bana yaptırdılar. Düşündüm ki, ya bu adam ölürse halim ne olur? Beni cinayetle bile suçlarlardı veya buraya hiç uğramaz, adamın cenazesiyle kim bilir kaç gün daha burada tutarlardı. İyi ki ölmedi, hem de Müslüman oldu, üstelikte büyük kavgadan kurtulmuş oldum.
Şeyhi gülümser:
— Beterin beteri olduğunu anladın demek… Sana bir müjde vereyim.
Zaptiyelerin yanından geçerken duydum, gerçek hırsız yakalanmış.
Mehmet çok geçmeden karakoldan çıkarılır. O da beterin beteri olduğunu yaşayarak anlar.
Yörenin bir zengini ona acır işe alır. Hanımı da iş güç sahibi olduğunu öğrenince onu tekrar eve kabul eder.
Öykü bu.
Ama mesela Şanlıurfa’da, Belediye Başkanı DR. Ahmet Eşref Fakıbaba’ya yapılanlara, bakınca bundan beteri olmaz demiştim.
Çok çalıştı, dik durdu, yemedi yedirmedi, her gün sabahın altısından gece geç saatlerine kadar çalıştı, halka göre %75 destekle aday olması istendi.
Ama olmadı. Saadet Partisinden aday olmak istedi şikâyet olunca mecburen başka bir partiden aday oldu. Yetmedi kampanya sırasında her türlü saldırıya uğradı, çakma Ahmet diye biri aday edildi, pankartları indirildi, acılışlar yapmasına engel olundu, İktidar nimetleriyle halk tehdit edildi, yeşil kartlar iptal edilecek dedikoduları yayıldı, Belediyenin borçları abartıldı vb pek çok engel. Bunları yaşayınca daha beteri olmaz demiştim ama yanılmışım.
Olay Gaziantep’in İslâhiye ilçesinde geçiyor.
2004 yılında AK Parti listesinden belediye başkanı seçilen Mehmet Uludağ, Emniyet müdürlüğünden istifa ederek aday olmuştu. polis kökenli olması nedeniyle toplumla diyalogu zayıftı ama 5 yılda önemli icraatlara imza attı. Zamanla halk da onu öyle sevdi.
Bu son seçimde AK Parti’den yeniden aday adayı oldu. Karşısındaki tek rakibi partinin ilçe başkanı Osman Öztürk’tü. Haliyle teşkilat Öztürk’ün yanında yer aldı, halk ise anketlerde ‘Uludağ’ dedi.
Genel merkez de tavrını anketlere göre belirleyip İslâhiye’de Mehmet Uludağ’ı yeniden aday gösterdi. Gaziantep il teşkilatına gönderilen aday listesinde bu isme de yer verildi. Başkan bunun üzerine yerel gazetelere ilan verip desteklerinden dolayı halka teşekkür etti, seçim kampanyasını başlattı.
Ne olduysa o an oldu, genel merkez listeyi değiştirdi, Mehmet Uludağ yerine Osman Öztürk’ü aday ilan etti. Sonra anlaşıldı ki, AK Parti’nin İslâhiye kökenli Gaziantep Milletvekili Mahmut Durdu başbakanla görüşerek belirleyici olmuş.
Şanlıurfa’daki ‘ceket’ efsanesi gibi İslâhiye’de de Durdu’nun başbakanı ikna ederken kullandığı üslup, tavır ve ifadeler dilden dile dolaşmaya başladı.
Başkan kararı durdurmak için Ankara’ya geldi ama çare bulamadı (Başkan Fakıbaba Ankara gitmedi diye eleştiriliyordu). Üzgün şekilde ilçeye dönerken Fevzi paşa girişinde gördüklerine inanamadı. Yaklaşık bin araç ve 2 bin kişi sloganlarla karşılıyordu:
‘Büyük başkan, sen bizim her şeyimizsin…’
Bu toplumsal baskı ister istemez onu yeniden aday olmaya zorladı. O ana kadar aklının ucundan bile geçirmiyordu, dedi ki;
‘Bu sevgiye karşılık vermezsem görevimi yapmış olmam.’ (sanki Başkan Fakıbaba konuşuyor)
SP, DP ve BBP kapısını çalıp ‘bizden aday ol’ dediler. Hepsiyle tek tek görüştü, diğerlerinin de rızasını alarak DP’den aday oldu. Ama çilesi bitmedi.
AK Parti adayı Öztürk ve arkadaşları, ‘daha önce bizden aday olmuştu, başka bir partiden aday olamaz’ diyerek ilçe seçim kuruluna başvuruda bulunup adaylığına itiraz etti. Önce ilçe seçim kurulu, ardından il seçim kurulu itirazları reddetti. İtiraz Ankara’ya taşındı, YSK, diğer kararlarıyla çelişen ilginç bir karara imza atıp Uludağ’ın adaylığını düşürdü (Başkan Fakıbaba bu tuzağa düşmedi).
Başkan ikinci şoku yaşıyordu.
O gün, adaylık başvurusu için son gündü. ‘Buraya kadarmış’ dedi.
DP ilçe yönetimi, kendilerine destek veren diğer partiler ve kanaat önderleriyle acilen toplanıp karar verdiler. Dediler ki;
‘Biz bu haksızlığı Uludağ soyadını yaşatarak telafi ederiz. Eşini aday gösterelim.’
Malika Uludağ’a koştular. Ev kadınıydı. Siyasetle uzaktan yakından ilgisi yoktu. Emrivaki yaptılar, ‘adayımızsın’ dediler.
Tek pürüz, Melika hanımın AK Parti üyesi olmasıydı. Hemen istifası sağlandı, ardından adaylık başvurusu yapıldı.
Karar, Ankara’da YSK kapısında bekleyen eşi Mehmet Uludağ’a telefonla bildirildiğinde, gözlerinden bir iki damla gözyaşı süzüldü. Halkın bu vefası karşısında çok duygulanmıştı.
Aracına atlayıp İslâhiye’ye döndüğünde bu kez karşılayanların sayısı ikiye katlanmıştı. Belediye seçimiyle hiç ilgisi olmayan köylerden de akın akın gelenler vardı.
Demokrasi sloganları attılar, ‘başkan seni yedirmeyiz’ diye haykırdılar.
Bununla da bitmedi. AK Partililer, bu sefer Malike hanımın adaylığını düşürmek için ilçe seçim kuruluna koştular:
‘Bu kadın başörtülü, nasıl aday olur?’
Yetkilinin cevabı: ‘Önümdeki belgelerde başörtülü fotoğraf yok. Ben ona bakarım. Dışarıda nasıl giyindiğine karışamam.’
Bu girişim kabaran öfke katsayısı daha da arttırdı.
Bir vatandaş koşarak Mehmet Uludağ’a ulaştı, AK Parti’nin başörtülü adayla ilgili sözlü itirazını medyaya sızdırma önerisinde bulundu, o, buna karşı çıktı:
‘Biliyorum medyaya sızarsa bu girişimleri sadece İslâhiye’de değil tüm Türkiye’de AK Parti oylarını etkiler, ama ben bunu yapamam. Siyaseti çirkinleştirmek istemem.’
Sindiremese de sineye çekmeyi yeğledi. Bitmedi…
AK Parti bu kez Malika hanımın kendi üyeleri olduğu gerekçesiyle adaylığının düşürülmesini istedi.
Bu kez duvara çarptılar. Sinir harbi bu noktada sonuçlandı, Malika hanımın adaylığı kesinleşti.
Sonuç; DP yüzde 40, CHP yüzde 35, AK Parti yüzde 20…
22 Temmuz seçimlerinde yüzde 60’ın üzerinde oy alan AK Parti, yüzde 20’ye kadar geriledi.
‘Bitti’ diyorsanız, yanılıyorsunuz.
Seçim sürecinde ters tepeceği kaygısıyla derin dondurucuya konan Malika hanımın başörtüsü, seçimden sonra servis edildi.
İlk oltaya takılanlardan biri, Sabah Yazarı Meliha Okur oldu. Dünkü köşesinde soruyordu:
‘Peruk mu takacak? Törenleri mi katılmayacak?’
Diğer gazetelerde de irili ufaklı haberler vardı dün. Anlaşılan vazgeçmeye hiç mi hiç niyetleri yok.
Hiç önemli değil. Malika hanım halk ihtilalinin lideri oldu, İslâhiye halkı başarılı başkanını mahalli çetelere yedirmedi Şanlıurfa halkı gibi. Yerler farklı ama halk aynı tepki aynı.
İşte böyle Başkan Fakıbaba beterin beteri varmış.
Büyük Türkiye’min, halkına kurban olmamak ne mümkün.
Daha beterinden, cenabı Allah hepimizi korusun.
Saygılarımla.