AHMED-İ ZEMCİ HAKKINDA BİR AÇIKLAMA

Selahattin E. Güler

ŞURKAV Şanlıurfa Kültür Sanat Tarih ve Turizm Dergisi’nin 32. sayısında “Urfa Merkezdeki Pazar Cami (Hoca Ahmed Cami) Avlusunda Türbesi Bulunan Hoca Ahmed-i Zengi” başlıklı bir makalemde (1), Pazar Camii avlusunda mezarı bulunan ve üzerinde adı “Ahmed-i Zemci” olarak yazılan tarihi şahsiyetin adı ve kimliği hakkında bir araştırma yapıp, bu şahsın Ahmed-i Zemci değil de Hoca Ahmed Zengi olabileceği konusunda tarihi ve minare üzerindeki mimari süslemelere dayanarak bazı tahmin ve önerilerde bulunmuştum.

Makalede adı geçen şahsın nisbesi olan “Zemci” kelimesinin Arapçada “zemm: yermek, kınamak, kötülemek, çekiştirmek” anlamını öne çıkararak bu nisbenin uygun olmayacağını da belirtmiştim.

Aradan geçen zaman içerisinde Şanlıurfa Kısaslı Sosyal Hizmet Uzmanı ve Şair Sn. Aşir Kayabaşı, adı geçen makalemden hareketle Yeniurfa Gazetesi’ne “Ahmed Zemci Hazretleri’nin Kimliği I-II” (2) adlı iki bölümde devam eden bir yazı yazdı. Yazıdan haberim yoktu. Yazıyı yine Kısaslı bir arkadaşın whatsappla bana atmasıyla haberdar oldum. Yazıyı okudum bazı görüşlerime katılmamış, olabilir. Ancak bazı yerlerde karışıklık ve bilgi yetersizliğiyle birlikte yazı çok amatörce yazılmıştı. Hem yazıda karışmış yerleri düzeltmek hem de bazı yeni bilgilerle konuya katkıda bulunmak için bu yazıyı yazmak zorunda kaldım.

Sayın Kayabaşı yazısının ilk bölümünde, Ahmed-i Zemci ile mücadele eden Eba Müslim-i Horasani’den de bahsederek, Emevi iktidarının devrilerek Abbasilerin iktidara geçmesi sürecinde bu iki şahsın faaliyetlerini ve Ahmed-i Zemci’nin kökenini anlatır. Onun mezarının bulunduğu semte Haşimiye Meydanı denilmesini de Hz. Peygamber’in dedelerinden biri olan Haşim’den geldiği iddiasında bulunur. Bölümün sonunda onun Türkmenistan’daki türbesinden de bahseder.

Burada bir düzeltme yapmamız gerekiyor. Haşimiye Meydanı ismini Hz. Peygamber’in dedelerinden biri olan Haşim’den değil Urfa eşrafından Hacıkamiloğullarından Haşim Efendi’den almıştır. Bu meydanın kuzeybatısında 1800’lü yıllarda inşa edilmiş iki katlı ve pasajı andıran bir yapı vardı. Alt katta çeşitli esnafa ait işyerleri, üst katta ise Çarşı Karakolu ve birçok tüccara ait ofis vardı. Bu çarşının adı Haşimiye Çarşısı idi. 1957’de bu çarşı yıkılarak yol açılması nedeniyle meydanın adı Haşimiye Meydanı olarak anılmaya başlandı. (3)

Yazının ikinci bölümünde bu konuya değindiğim için beni tebrik ediyor, hassasiyetinden dolayı teşekkür ederim. Sayın Kayabaşı makalemden alıntılar yaparak “Zemci ve “Haşimi” kelimelerine yeniden değinmiş. Zemci adının Zengi olması gerektiğini belirttiğim makalemde, Hoca Ahmed’in olamsı muhtemel Zengi nisbesinin de Urfa’yı Haçlı kontlarından alan Selçuklu komutanı ve atabeyi İmadeddin Zengi’nin yakını olabileceğinden aynı nisbetle anılabileceği ihtimalini belirtmiştim. Sayın Kayabaşı bu tahminime katılmadığını belirtmiş. “Şöyle ki, bu mekânın geçmiş tarihte Hoca Ahmed Camii olduğu söylenmekle, “hoca” sıfatı bir tarafa bırakıldığında “Ahmed” ismi dikkat çeker. Bu durumda da Selçuklu komutanından bahsetmek mümkün olmayacaktır.” Şeklinde bir paragrafın sonundaki cümleden pek bir şey anlaşılmıyor. Benim iddiama göre bu şahsı “Hoca Ahmed-i Zengi” olarak kabul edersek, İmadeddin Zengi’nin de yakını olduğunu kabul etmemiz gerekecektir.

Sayın Kayabaşı sonraki paragrafta isimleri karıştırarak Urfa’yı fethedenin Nureddin Mahmud olduğunu ve ona da “İmameddin” sıfatının verildiğini yazmış. İmameddin ismindeki “İmam” kelimesine vurgu yaparak “İmamet” konusuna ve devamında ise konuyu İmam Ali’ye getirmiştir.

Gerçekte Urfa’yı fetheden kişi İmadeddin Zengi’dir ve Nureddin Mahmud Zengi onun oğludur. Hiç ilgisi olmadığı halde nedense “İmameddin” kelimesini yazmış ve bunu da sıfat olarak belirtmiş. Hatta bu kelimeden yola çıkarak “İmamet” ve İmam Ali konusuna gelmiş.

Gerçekte “İmameddin” Seyyid Nesimi’nin sıfatıdır. Sn. Kayabaşı anlaşılan bu sıfatları birbirine karıştırmış. Bunu da bölgenin tarihi hakkında yeterli malumatı olmadığına bağlayabiliriz.

Sn. Kayabaşı’nın “Bu sıfat “imad ed-din” (dinin direği) okunursa taşıyacağı anlam asıl irdelenmesi gereken bir sıfat olmakla birlikte yine “velayet” açısından dinin imamı anlamında “Ahmed Zemci”ye atfedilmesi uygun düşüyor kanısındayız” şeklindeki cümlesini de gözden geçirirsek; atabeyin gerçek adı zaten İmadeddin (dinin direği) ve bunun nasıl bir şekilde irdelenmesi gerektiği belirtilmemiştir. İmameddin kelimesini İmadeddin olarak okumak mümkün değil, çünkü anlamları farklı. Kayabaşı şunu demek istiyor herhalde “İmameddin kelimesini İmadeddin olarak da okuyabiliriz ve bu sıfat Ahmed Zemci’ye uygun düşer”. Kayabaşı’nın kelimelerle oynamasını hayretle karşılamamak mümkün değil.

Başka bir paragrafta ise “çünkü, Büyük Selçuklu Komutanı İmadeddin Zengi’nin mezarının burada köşe bucakta bırakılması mümkün görülmemektedir” diyor. Ben makalemde İmadeddin Zengi’nin mezarından bahsetmemiş olmama rağmen Sn. Kayabaşı’nın mezarın İmadeddin Zengi’ye ait olduğunu nasıl anladığını doğrusu çok merak ettim.

Sn. Kayabaşı son paragraflardan birinde şöyle der: “Tıpkı 5. göbekten yüce peygamberimizin torunu İmam Bakır’ın türbesinin Harran ve Baki mezarlığında olduğu gibi.”

İmam Bakır (r.a.)’ın mezarı Medine’de Cennetü’l Baki Mezarlığı’ndadır. Dönemin tarihi kaynaklarına göre İmam Bakır Urfa bölgesine hiç gelmemiştir. Efsaneye göre Urfa’nın fethi sırasında gelmiş deniyor ancak, İmam Bakır 639 yılındaki Urfa ve Harran’ın fethinden 37 yıl sonra dünyaya gelmiştir. (4) Buradaki mezarda İmam İbrahim gömülüdür. Daha geniş bilgi için urfahizmet internet gazetesindeki köşeme (5) bakabilirsiniz.

Ahmed Zemci hakkında “Tevarih-i Cedid-i Mir’at-ı Cihan” adlı eski bir kaynaktan söz etmek istiyorum: Yakın dönem tarihçilerimizden Hüseyin Nihal Atsız, 1936 yılında uğradığı bir sahaf dükkânında, daha önce hiçbir yerde görmediği yazma bir eserle karşılaşıyor, içinde Türklerin çok eski tarihlerine ait önemli bilgiler bulunduğunu anlıyor ve eserin yalnız “Türkler”le ilgili kısmını Osmanlıca olarak defter sayfalarına yazıyor. Bu eser, Sultan III. Murâd Han dönemi tarihçilerinden Bayburtlu Osman tarafından yazılmış olan “Tevârîh-i Cedîd-i Mir’ât-ı Cihân”dır. İkinci bir nüshası bulunmayan ve II. Dünya Savaşı’ndan biraz önce Almanya’ya götürülen eser, bombardıman esnasında yanarak tarihe karışıyor. Atsız’ın deftere kaydettiği kısım, eserden geriye kalan yegâne parçadır ve bugün Süleymaniye Kütüphanesi Mikrofilm ve Fotokopi arşivlerinde yer almaktadır.

Bayburtlu Osman bu eserinde; eski İslâm filozoflarından rivayetle “tüfeng peydasına (ortaya çıkmasına) sebeb” olan kişinin, yaklaşık 1300 sene önce yaşayan, büyük Türk komutanı Ebû Müslim el-Horasânî’nin yâverlerinden biri olduğunu ilan etmişti.

Bayburtlu Osman’ın Orhan Gâzî dönemini anlatırken naklettiğine göre; “Hulefâ-i Râşidîn’den (Dört Halîfe) sonra, Yezîd’ün evlâdı çünki âleme hükm itdi, Horasân’dan Ebu’l-Müslim hurûc idüp (ortaya çıkıp) Şâm’a geldükde, Ahmed-i Zemcî dirlerdi, Kahramân-ı Kâtil neslinden Horasân’da bir pehlüvân vâr idi. Bu yiğit kişi Zemc adlu bir köyde olurdı, bu nedenle “Zemcî” diye anılırdı. Aslen Horasanlı olan Ahmed-i Zemcî, kendisi gibi Horasanlı olan büyük Türk komutanı Ebû’l-Müslim’e gelüb onun ordusuna katılmış ve yakın dilâverleri arasında yerini almıştı. Savaşta Ebû Müslim’in “önünce pehlüvânı idi”, düşmandan korumak için ona siper olup daima önünde giderdi.

Vaktiyle “emîrü’l-mü’minîn Alî -radıyallâhu anh-un bir ser-destesi”, yâni kabzalı demir bir sopası vâr idi. Hazret-i Ali -radiyallâhu anh- ekseriyâ zülfikâr lâzım olmayıcak yirde kâfiri ânun ile kırardı. Ondan yâdigâr kalan bu “ser-deste” zamanla elden ele dolaşıp, nihâyet en sonunda ol pehlüvâna degmiş idi. Bu öyle bir silâhtı ki, Yezîdîler onunla târ-u mâr kılınmış, ekseriyâ Yezîd’i ol kırmıştı. Ne zaman ki Ebû’l-Müslim vilâyetleri feth idüp, Emevîlerin yerine Abbâsîleri halîfe diküb, bırakub Horasân’a getdi; Ahmed-i Zemcî adlı bu pehlüvân ki Hârûnü’r-Reşîd’e yetişdi, Hârûnü’r-Reşîd’den icâzet alub Rûm küffârına gazâya vardı, nice vilâyetler alub Bizanslıları yenilgiye uğrattı.

Uyanık, zekî ve mahâretli bir şahsiyet olan Ahmed-i Zemcî, bir gün ilham-i İlâhî ile, Hazret-i Ali -radiyallâhu anh-ın silâhının içine ilginç bir mekanizma yerleştirilebileceğini keşfetti. Dâhiyane bir biçimde “ferâset ile ser-destenün ucın yarub, arasına mücevvef (içi boşaltılmış) demür koyub”, cisim fırlatmaya yarayacak bir tertibat “peydâ idüb, demüre müdevver (dönebilir, yuvarlak) tâş koyub: ‘At!’ didi”; kurduğu mekanizma ne zaman ki içindeki nesneyi attı, atılan cismi şiddetle ileriye doğru fırlattı. Hazret-i Alî -kerremallâhu vechehû”nun “velâyet”inin desteğiyle nişan aldığı her hedefi vurdu, onunla attığı nesne her kime vardı ise helâk oldı. Böylelikle, Ebû Müslim’in akıllı ve mâhir yâverinin eliyle, dünyanın basit yapıdaki ilk “tüfeng”i îcâd edilmiş oldu. (6)

Bayburtlu Osmân’ın naklettiği rivayette her ne kadar ayrıntılı bir tasvire yer verilmese de atılan cismi süratle fırlatabildiğine ve hedefini imha edecek şiddette vurabildiğine göre, Ahmed-i Zemcî’nin îcâd ettiği ilk tüfeğin, içine yerleştirilen cismi kuvvetle iten bir yay tertibatına ve onu ateşleyen bir barut mekanizmasına sahip olduğunda şüphe yoktur. Adı geçen kaynakta Ahmed-i Zemcî’nin tüfeği îcâd ettikten sonra Macaristan’a gittiğini ve icat ettiği bu muhteşem silâhı önce Macarlara öğrettiğini gösteren önemli bir kayıt da yer almaktadır.

Yukarıdaki kaynağa göre Ahmed-i Zemcî, Horasan’ın Zemc Köyü’nde doğduğu için Zemcî nisbesini taşıyordu. Bu nisbe bizim için yeni bir bilgidir ve nisbenin daha önce Arapça olduğunu tahmin ettiğimiz “zemm” kelimesiyle bir ilgisi kalmamıştır. Tüfekle ilgili diğer bilgiler konumuzun dışında olduğu için onlara değinme gereği görmüyoruz.

Ahmed Zemci’ye ait türbe ve mezarlara gelince biri Türkmenistan’ın Merv şehrinde, diğer ikisi Malatya ve Tunceli’de olmak üzere toplamda üç mezarı bulunmaktadır. Şimdi bu mezarları gözden geçirelim:

  1. Merv’deki mezar: Tarihi kaynaklara göre Merv’de bulunan Ebu Müslim’in nüfuzunun gittikçe artması üzerine endişelenen Abbasi halifesi Ebu Cafer, vezirinin etkisiyle de onu ortadan kaldırmak ister. Halife son bastırdığı isyandan dolayı onu tebrik eder ve elde ettiği büyük hazinelerin merkeze gönderilmesini ister. Ebu Müslim bu emre kızarak itaat etmez. Halife gönderdiği başka bir emirde Şam’da kalmasını ister, ancak Ebu Müslim bu emri de dinlemez ve ordusuyla Horasan’a doğru yola çıkar. Halife bu kez bir heyet gönderir ve onu merkeze davet eder. Ebu Müslim bu teklifi de reddedince iyice telaşa kapılan halife ailesinin ileri gelenlerini ricacı olarak ona gönderir. Heyet onu ikna ederek halifenin bulunduğu Bağdat’ın 30 km güneydoğusundaki Rumiye’ye gelmeye razı olur. Devlet erkanı ve halife onu karşılarlar. Kendisine hazırlanan pusudan haberi olmayan Ebu Müslim 12 Şubat 755 tarihinde halife ile konuşurken, saklandıkları yerden çıkan bir asker tarafından öldürülür. Bu sırada, Ahmed-i Zemci uyuklarken korkunç bir kâbus görür. Bir canavar Ebu Müslim’i yutmaktadır, hemen yardımına koşar, canavarı oldurur; ancak tüm aramalarına rağmen efendisini bulamaz. Yerinden fırlayarak uyanır, hemen yanındaki adamını halifenin bahçesine gönderir. Muhafızlar önüne çıkarak onun bahçeye girmesini engellemek isterler; ancak tek bir yumrukta onları yere serer ve kapıdan içeri girer. Efendisinin başı kesilmiş bedeniyle karşılaşınca kendinden geçer ve bayılır. Kendine geldiğinde yüzünü Ebu Müslim’in kanıyla yıkar, başı açık, ayakları çıplak, saçları, sakalları ve yüzü kan içerisinde Ahmed-i Zemci’nin karşısına gelir. Ebu Müslim’in yoldaşları, yüreklere işleyen feryat figan etmekte, acıdan üstlerini başlarını parçalamaktadırlar.

Ebu Müslim’in cansız bedenini otağına getirirler, hepsi onun kanıyla yıkanır. Onu bir tabuta yerleştirirler ve hepsi birlikte ona yapılan bu kötülüğün intikamını almak için ant içerler. Cenaze ile birlikte Horasan yoluna koyulurlar. Yolda her geçtikleri yerde bu dramatik olayı anlatırlar, halka intikam çağrısı yaparlar. Nihayet Nişabur’a varırlar, burada Ahmed-i Zemci, Ebu Müslim için güzel bir anıt mezar yaptırır. Liderlerini gömdükten sonra, Ahmed-i Zemci Merv’e geri döner, arkadaşları ile birlikte herkese iyilik yaparak huzur içerisinde yaşar; ta ki melun bir Mervani kebapçı tarafından sopa darbesi ile öldürüldüğü güne kadar. Oğlu Muhammed Şah, babasının intikamını, katili, kendi dükkânındaki fırınına atıp öldürerek alır. (7)

Yukarıdaki bilgilere dayanarak olayların gelişimi de göz önünde bulundurulursa Ahmed-i Zemci’nin mezarı tartışmasız Merv şehrindedir.

  1. Malatya’daki mezar: Malatya’nın Battalgazi ilçesindeki Karahan Camii güneyinde bulunan iki mezarın Ahmed-i Zemçi (Horasan Baba) ve Ahmed-i Zehni adlı iki kardeşe ait olduğuna inanılmaktadır. Bu iki kardeşin Horasan’dan gelerek Malatya’nın fethi sırasında savaştığı anlatılır. (8)
  2. Tunceli’deki mezar: Tunceli’nin ilçesi Pülümür’ün Şenek Köyü’ndeki bir mezarın Ahmed-i Zemci’ye ait olduğuna inanılmakta ve ziyaret edilmektedir. (9).

Sonuç olarak Ahmed-i Zemci’nin zaman içinde efsanevi bir şahsiyet haline de geldiği görülür. Ebu Müslim ile savaşırken sabah vakti ortaya çıktığı ve akşam olunca kaybolduğu, yaklaşık 300 yaşında olduğu ancak genç görünümlü, ince yapılı bir ermiş olduğu rivayet edilir.

Günümüze ulaşan kaynaklar onun o yıllarda Horasan adıyla çağrılan şehirde (günümüzde Türkmenistan’ın Merv şehri) öldürüldüğünü ve defnedildiğini söylüyor. Malatya ve Tunceli’deki mezarlar ya başkalarına ait veya makam mezar olabilir.

Ahmed-i Zemci’nin mücadele ettiği yıllarda Urfa, Harran veya Kısas bölgesine geldiğine dair herhangi bir bilgi yoktur. Hatta Urfa bölgesinde öldüğüne dair bir bilgiye de sahip değiliz. Zaten tarihi kaynaklar onun nerede öldürüldüğünü ve defnedildiğini söylüyor. Bu bilgilere dayanarak Urfa merkezdeki Pazar Camii (Hoca Ahmed Camii) içerisindeki mezarın ona ait olma ihtimali mümkün görünmüyor. Bu açıklamalardan sonra cami içerisindeki mezarın Hoca Ahmed-i Zengi’ye ait olma ihtimali daha da kuvvetlenmiş oluyor.

 

DİPNOTLAR:

(1) Selahattin E. Güler, “Urfa Merkezdeki Pazar Cami (Hoca Ahmed Cami) Avlusunda Türbesi Bulunan Hoca Ahmed-i Zengi”, ŞURKAV Şanlıurfa Kültür Sanat Tarih ve Turizm Dergisi, Sayı: 32, Eylül 2018, s. 18-19

(2) Aşir Kayabaşı, “Ahmed Zemci Hazretleri’nin Kimliği 1-2”, Yeniurfa Gazetesi, Yıl: 12, Sayı: 360, 15-16 Nisan 2021, s. 2-5.

(3) M. Adil Saraç, Tanıklarıyla Urfa ve Urfalıca, Şanlıurfa Büyükşehir Belediyesi Kütüphane Yayınları, Cilt 1 (Sözlük), Şanlıurfa 2018, s. 428.

(4) https://islamansiklopedisi.org.tr/muhammed-el-bakir

(5) https://urfahizmet.com/

(6) Bayburtlu Osman, “Tevârîh-i Cedîd-i Mir’ât-ı Cihân”, Süleymâniye Kitaplığı, Mikrofilm Arşivi, Nr. 478, Varak 250-251.

(7) Hakkı Dursun Yıldız, “Ebu Müslim-i Horasani” maddesi, DİA, cilt 10, s. 197-198; İrene Melikoff, Türk-İran Epik Geleneği İçinde Horasan Teberdarı Ebu Müslim, Tercüme Armağan Sarı, Ankara 2012, s. 162-163

(8) http://www.turkiyenintarihieserleri.com/?oku=1956

(9) https://tr-tr.facebook.com/KizildeliSeyidAliSultan/posts/2387458904690068