Urfa’da ailemiz konukları çok sever, her evimize gelini baş tacı ederdi.”
Baş tacı deyimi birinin değerinin, üstünlüğünü veya sevgisini vurgulamak için kullanılan bir ifadedir. Bu deyim, kişinin son derece değerli ve saygıdeğer olduğunu belirtmek için kullanılır.
Hocaların hocası Prof. Dr. Baki Kuru’da biz hukukçular için bir baş tacı idi.
Kendisi mütevaziliği, dürüstlüğü, üretkenliği, özverili oluşu, sevecenliği, çalışkanlığı ile baş tacı olduğu gibi kitaplarından her biri de bir başyapıtır.
O’nun “Hukuk Muhakemeleri Usulü” ve “İcra İflas Hukuku” kitaplarını okumayan ve ayrıca kütüphanesinde bulundurmayan bir hukukçu yoktur. Çünkü kitaplarını arı bir dil ile herkesin anlayacağı şekilde yazmış ve bunlar hem bilimsel hem de uygulamaya çok elverişliydir. Kitapları her hukukçunun ufkunu açıyor, her usul sorununun çözümüne yardımcı olur.
Şimdi hocaların hocası, bu bilge, alçak gönüllü, sevecen insanı birlikte tanıyalım;
Profesör Doktor Baki Kuru, 1928 yılında Bolu (şimdi: Düzce) ili Akçakoca ilçesinde doğdu. 1940 yılında Akçakoca Merkez İlkokulunu, 1943 yılında Kastamonu Lisesinin ortaokul kısmını, 1946 yılında Bolu Orman Okulunu bitirdi. 1946-1950 yılları arasında Orman Genel Müdürlüğü taşra teşkilatında orman bölge şefi olarak görev yaptı. 1950 – 1951 yıllarında, Diyarbakır ve Yozgat Liselerinde, okul dışından lise bitirme ve olgunluk sınavlarını verdi. 1951 – 1955 yıllarında Toprak ve İskan Genel Müdürlüğü teşkilatında harita teknik memuru olarak görev yaptı ve aynı zamanda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesine devam etti. 1955 yılında Ankara Hukuk Fakültesini birincilikle bitirdi.
Alman hükumetinin vermiş olduğu burs ile 1958 yılında, Almanya’nın Münster Üniversitesinde “Hukuk Doktoru” unvanını aldı. Aynı yıl Ankara Hukuk Fakültesine hukuk tarihi asistanı olarak girdi. 1960 yılında Nizasız Kaza konusundaki tezi ile doçent, 1966 yılında profesör oldu.
Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde öğretim üyeliği yaptığı dönemdeki asistanları Ejder Yılmaz, Ramazan Arslan ve Haluk Konuralp idi. 1983 yılında kendi isteği ile emekliye ayrıldı ve İstanbul’a yerleşti. Bu tarihten beri, bilimsel çalışmalar yaptı ve kitaplarını yenilemedi. Hukuk Usulü Muhakemeleri yasası değişince bu kez yeni yasayı anlatan “Hukuk Muhakemeleri Kanunu” adlı eserini ayrıca İcra İflas hukukundaki değişiklikleri içeren yeni kitaplarını yazdı.
Üniversiten emekli olup ayrılmasını şöyle özetlemişti;
“83’de emekli oldum ben. daha emekliliğimiz gelmemişti, emeklilik yaşımız gelmemişti ama şeye kızdık o zaman 12 eylül yönetimine kızdık. Kenan Evren diye bir adam geldi. hukuk mukuk tanımadı. o zaman üniversitede devlet düzeni alt üst oldu. Her şeyi o biliyor. hukukçu da değil. o zaman bir kaç öğretim üyesi, biz üniversiteden istifa ettik, ayrıldık.”
Hocamız hukuka son derece bağlı idi ve bu konuda ;
“Kanun genel olacak, her tarafa hitap edecek ve aksak bir tarafı olmayacak. Kanun yapmak öyle kolay değildir. Hukuk devleti demek, hukuka bağlı devlet demek. Normlar hiyerarşisi diye bir şey var. Anayasa en büyük norm ondan sonra kanun geliyor ondan sonra tüzük gelir ondan sonra da yönetmelik. Kanunlar Anayasa’ya aykırı olamaz. Hukuksuzluk bizi bir yere götürmez. Son söz olarak söyleyeceğim, HUKUKA BAĞLI BİR DEVLET OLALIM” diye çırpınıyordu.
Prof. Dr. Baki Kuru, Kasım 2008’de, Münster Üniversitesi tarafından “Altın Doktora” ödülüne layık görülmüştü. 1 Aralık 2022 tarihinde vefat etmiştir.

Şimdi bu güzel insanla nasıl tanıştığımı anlatmak istiyorum.
Bir zamanlar bir bakanın eşi ile ilgili gördüğüm baskıya karşın, mesleğim boyunca hukuk ve adaletten ayrılmadığım için “Yargıç ve Müfettiş” adlı yazımda belirttiğim gibi ünvanlı ‘hukuk hakimliğinden’ sürgün edilip İcra Hakim Yardımcısı olmuştum.
Hukuk hakimliğindeki odamda Yunusların dönüşünü bekler, sis tülleri arasında martıları izler ve karabatakları çok severdim. Tüm dava dosyalarının satır, satır okur şiir gibi neredeyse ezberlerdim. Çalışırken küçük radyomun şarkıları susmazdı.
Bir gün adliyedeki odamın kapısı çalındı. İçeri giren konuk;
-Merhaba İzzet bey ben Prof Baki Kuru diye kendini tanıttı. Ayağa kalktım ve saygıyla elini sıkıp, oturmasını rica ettim ve sonra birer çay içtik. Benim dosyalarımda verdiğim kararlara karşı kendisinden mütalaa alındığını ve bu nedenle beni tanıdığını, benim kararlarımda da doktrinden alıntılar olduğunu, bunu çok beğendiğini, merak ettiği içinde geldiğini söyledi. Elbette ki kitaplarını elimden düşürmediğim bir hocayla tanışmaktan sonsuz mutlu olmuştum. Ayrılırken de bana yeni kitaplar yayınladığında göndereceğini söyledi. Gerçekten de bu tanışmadan 8 ay kadar sonra Av. Atilla Elmas aracılığı ile yeni baskı bir kitabını yolladı. Sonrada tüm yayınları bana posta yoluyla gelmeye başladı.
Hocayla aramızda tam bir dostluk oluştu. Telefon görüşmelerimiz dışında panellerde de görüşüyorduk.
Sanatçı Emel Sayın’ın boşanmasına ben karar vermiştim. Bu karardan iki yıl kadar sonra bir telefon görüşmemizde;
-İzzet bey, Emel Sayın’ın boşanma davasını ben senin başına sardım. Bana gelip davalının posta kutusundan başka adresi yok, davalıya tebligat sorunu yaşıyoruz dediler ve ben de onlara bu davayı Sarıyer de açın, İzzet bey usulü çok iyi uygular diye tavsiye ettim demişti.
Bir başka anım daha var hocamızla. Emekli olmuştum. Bir gün beni aradı. Tanınmış bir hukuk hocamızın kardeşinin yurt dışında bir davası nedeni ile kendisinden görüş alacağını, benim de o toplantıda olmamı istediğini, beni evden alıp yine eve bırakacaklarını, emeğimin karşılığının ödeneceğini, akşam yemeğinin de ofisinde yenileceğini söyledi.
Aslında hastaydım, ilaçlı tedavi görüyordum fakat benim için hocayla olmak en büyük mutluluktu, bu nedenle hemen;
-Hocam sizinle olma benim için çok değerli, başka şey istemem dedim. Fakat o ısrar etti. Ben Avrupa yakasında, hocam Asya yakasındaydı.
Beni evden alacaklardı ama sonradan bana Şişli’ye gel, oradan birlikte gideceğiz dediler. İtiraz etmedim. Mütalaa almak isteyen, ünlü avukatı ve ben buluşup, onların şoförlerinin kullandığı son model arabayla hocanın ofisine gittik. Ofisin tüm duvarları tabandan-tavana kadar kitap, dergi, broşör, resmi gazete vs ile doluydu. Görüşme çok uzun sürdü, fakat akşam yemeği gelmedi. İlaç kullanmıştım ve midem ağrıyordu, fakat dayanmaya çalıştım. Gece 23.00 sıralarında görüşmelerimiz bitti. Ayrılırken Baki hocamız şimdi dönüşte sana bir zarf verecekler sakın ret etme dedi. Ben almam dedim ise de o kaç saattir çalıştığımızı tekrarlayarak almam gerektiğinde ısrar etti.
Danışma isteyen beni eve kadar bırakacaklardı. Ancak Mecidiyeköy’e gelince Şişli’ye devam edeceklerine söylediler ve ben de orada inip onlardan ayrıldım. Hem eve bırakmamış oldular ve hem de zarf diye bir konu hiç geçmedi.
Eve gelince hemen midem ağrıdığı için bir şeyler yemek istedim. Evde konuk olarak kayınbiraderim vardı. Bana hani orada yiyecektiniz, neden aç geldin dedi ve sonra eşime
-Abla eniştem hakkını istemeyi bilmez diye takıldı.
2022 yılı aralık ayının ilk günü bu kez ona karşı son görevimi yapmak için Karacaahmet Mezarlığına koştum. Orada daha önce bir nedenle tanıştığım kızı ile ve bazı kitaplarının yayınlandığı Alfa-Everest yayınevinin sahibi Faruk Bayrak ve Av. Şeref kısacık ile bir süre o güzel insanı konuştuk.
O güzel, o sürekli yazan, üretken ve halk adamı insan aramızdan ayrıldı. Fakat geçen her gün ışığı biz hukukçuları daha çok aydınlatıyor. Çünkü kendisi her gün ışığı artan bir yıldızdı.
Adı Baki idi yani ölümsüz, kalıcı anlamını taşıyordu.
‘İşte Hayatım’ kitabında “belki de bu önsöz son söz olabilir” ifadeleriyle yer alan önsözünde, “Baki kalan bu kubbede hoş bir seda imiş” dizesine yer vermişti.
Gerçekten bu kubbede bıraktığı hoş seda da baki kaldı.
BİZLERE BIRAKTIĞIN MİRAS İÇİN SANA MİNNETTARIZ, Sizi hiç unutmayacağım, unutmayacağız hocam.



0 Yorum