
Cüneyt Gökçe
16 Kasım 2007
Hac mevsimi yaklaştığında bütün inananları –özellikle daha önce hacca gidenleri– çok farklı; farklı olduğu kadar da çok anlamlı ve tarifi imkânsız bir duygu kaplar.
Hac ziyareti, Kur’an-ı Kerim’de “Yüce Allah’ın insanlar üzerindeki hakkı” olarak tanımlanır. (Bkz. Al-i ımran Suresi, Ayet: 97)
Hz. Peygamber de ıslam’ın beş esas üzerine kurulduğunu vurguladığı Hadis-i şeriflerinde bu esaslardan birisinin Hacca gitme görevi olduğunu belirtir. Nitekim ıslam’ın beş şartını hemen her mümin rahatlıkla sayar ve bunların:
*Kelime-i şehadet getirmek,
*Günde beş vakit namaz kılmak,
*Yılda bir kez Ramazan ayında oruç tutmak,
*Belli bir meblağa ulaşan malının zekâtını vermek ve
*Ömürde bir defa imkânlar ölçüsünde Kabe’yi ziyaret etmek olduğunu belirtir.
Zaten hac, ziyaret etmek anlamına gelmektedir.
Hac, çok farklı, çok anlamlı ve çok kapsamlı bir ibadettir. Ziyaret edilen yerler çok köklü ve tarihi hatıralar taşıdığından bu ziyarette aklın, ruhun, bedenin ve bütün duyguların hissesi söz konusudur.
“Lebbeyk!” diyerek: “Buyur, ışte geldim Ya Rab!” şeklinde niyaz eden, yalvarıp yakaran kulun teslimiyet ve samimiyeti dikkate alındığında içinde bulunduğu durumu tahmin etmek zor olmasa da, tarifi gerçekten imkânsızdır.
O, yerine getirmeye çalıştığı görevin bilincindedir; çoluk çocuğu; mal, mülk ve serveti geride bırakıp önemli bir adım atmış ve adeta melekleşmiştir. Maksadı Allah’ın hoşnutluğunu elde etmek olduğundan ahlaki olgunluk ve mükemmeliyetin doruğuna tırmanmaktır. Bu yüzden, her şeyden sıyrıldım dercesine, kefeni andıran ihrama bürünür ve güzelliklerin en üst mertebesine yükselir.
O, ziyaret ettiği yüce mekânların kıymetini çok iyi bilmekte ve zamanını en iyi şekilde kullanmaktadır. Boşa geçirdiği hiç bir dakikası yoktur. Hediyelik eşyaların her yerde her zaman bulunduğunu; ancak Kâbe’nin, Safa Merve’nin, Mina, Müzdelife ve Arafat’ın dünyanın başka hiçbir yerinde bulunmadığını çok iyi bilmektedir. Bu yüzden duaya ağırlık vermekte, tavafa ağırlık vermekte ve oralarda geçirdiği saniyelerin dahi hesabını iyi yapmakta ve dolu geçirmeye azami özen göstermektedir.
O, huzuruna vardığı Büyük Zat’ın kim olduğunun farkındadır; dolayısıyla O’na bolca dua ederek; salavât ve rahmet okuyarak şefaatini hak etmeye çalışır.
şu bir gerçektir ki, kültür düzeyleri ne olursa olsun, her müminin kendi standartları içerisinde hac ziyaretinden istifade etmesi söz konusudur. Çünkü dünyevi mevki, makam ve mansıpları ne olursa olsun o kutsal vazife esnasında eşit şartlarda yarışılır. Herkes nasibini alır ve herkes heybesini doldurmakla meşgul olur. Evinden ayrılmadan, pek çok kimseye dua sözü verdiğinden bu taahhüdünü yerine getirmeye çalışır.
Herkesin bu ziyaretten azami derecede yararlanması dileğiyle…