Çiğdem Köksal Schmidt

Göbeklitepenin üç taşı, üç rengi

Çiğdem Köksal Schmidt












Göbekli Tepe’de
çalışırken bazen ziyaretçilerin ilginç konuşmalarına, tepkilerine şahit
olurduk. Bir defasında, gördükleri karşısında hayal kırıklığına uğrayan kişi,
elinde mobil telefon, anlaşılan buraya gelmesini kendisine şiddetle tavsiye
etmiş birine sitemle bağırıyor ve
“Ne gönderdin beni bu dağın tepesine, ne var
burada, taş la hepsi”
diyordu. Gördüklerinin önemini, değerini algılayamamasına
kazı ekibinden biri olarak biraz içerlemiş de olsam, söylediklerinde doğruluk
payı vardı biraz. Çünkü Göbekli Tepe’nin ana unsuru taştır gerçekten.

Özellikle şu üç
taş çeşidinin; bazalt, kireçtaşı ve çakmaktaşının baskınlığını, etrafı sarıp
sarmaladığını hissedersiniz hep Göbekli Tepe’de.

Bazalt, dopdolu
bir gri

Urfa’dan ya da
Mardin yolundan, artık her ne yönden geliyorsanız, yolunuz Göbekli Tepe’ye
ulaştığında, SİT alanı sınırında sizi ilk olarak bazalt tarlaları karşılar.
Tarlaları diyorum çünkü bir tarladaki ekin gibi yan yana dip dibedir bazalt
taşları. Birbirlerinden ayrılmaya, seyrekleşmeye başlamazlar; birden belli bir
sınırda biter birliktelikleri, aynı tarla sınırları gibi. Aslında artık bu
bazalt tarlasını fark edemeyebilirsiniz gittiğinizde, çünkü ziyaretçi merkezi
yapımı sırasında yaşanan yap-boz planlama sırasında bütün bu alan dümdüz
edilmiş. Biraz ileride başlayan Göbekli Tepe’nin üzerinde yayıldığı kireçtaşı
platosunun sınırında, arkeolojik kalıntıların olmadığı doğal bir alandı burası,
o yüzden inşaat faaliyetleri sırasında daha da hoyrat 
davranılabiliyor
maalesef. Ama Göbekli Tepe ile bağlantılı önemli bir doğal alandı bu bazalt
tarlaları. Kendi dokusuna fazla müdahale etmeyen bir planlama yapılsaydı keşke.

Bazalt volkanik
bir kayaç türüdür. Rengi çok hoştur, dopdolu bir gri, bazen ışığa göre mavimsi
ya da daha da koyu renkler görebilirsiniz, bu koyu tonları yüzünden zaten
yörede karataş da derler bazen. Bir çok ince, çok homojen dokulusu, bir de
üzeri gözeneklerle dolu delik deşik gibi görünen türü vardır. Bazalt, Göbekli
Tepe’de arkeolojik kazılar sonucunda binlerce örneği bulunmuş olan vurgu ve
öğütme taşlarının ana maddesidir. SİT alanının hemen yanı başındaki bahsettiğim
bazalt alanının bu alet edevat için hammadde kaynağı olarak kullanıldığını
düşünmek en hızlı ulaşılabilecek varsayım ama, burada benzer faaliyetlerin
izlerini bulamamıştık. Bu yüzden, bu küçük volkanik alanın belki Göbekli
Tepe’nin insanlar tarafından kullanımının sonlarına doğru oluşmuş olabileceğini
düşünmüştük, ama buna yönelik başlayan analizler de birçok şey gibi yarım kaldı.












Sarı-beyaz
kireçtaşı

Diğer taş,
kireçtaşı ise sanki Göbekli Tepe’nin hamuru, ana elementi, ev sahibesi gibidir.
Göbekli Tepe iki km uzunluğa varan bir kireçtaşı platosu üzerine yayılır,
karakteristik mimari yapılarının duvar taşları gibi, bulunan heykellerin ve
T-biçimli dikilitaşların hepsi bu kayaç türündendir ve bu kaya platosu
üzerindeki taş ocaklarından çıkarılan kütlelerden şekillendirilmişlerdir.























Taş devrinin
çeliği, çakmaktaşı

Sonrası ise hep
çakmaktaşıdır. Kullanılan küçük aletlerin, kesicilerin, delicilerin yapıldığı
yontma taş endüstrisi dediğimiz grubun hammaddesidir.

Çakmaktaşına tarih
öncesinin çeliği derler, ilk kırıldığında sterildir hatta. Misafir gibidir bu
taş türü Göbekli Tepe’de, ama ana misafir; çoktur çünkü, hep ordadır, eksikliği
hiç hissedilmez. Kazıda bulunan çakmaktaşı alet parçalarının sayısı
yüzbinlercedir. Hammadde kaynakları Göbekli Tepe’nin tam üstünde, yanında değil
ama yürüyüş mesafesinde, yakınlardadır. Kireçtaşı hep orada iken, çakmaktaşı
buraya taşınmıştır, getirilmiştir. Ama her zaman hazır alet-araç gereç olarak
değil, hammadde olarak, yumru olarak buraya getirilip burada işlenmiştir.
Üretim zincirinin her aşamasını bulursunuz Göbekli Tepe’de, ilk çıkarılan
kocaman parçalardan son düzeltmelerin eseri minicik kıymıklara kadar. Aynı
zincirin halkaları büyük eserler için de mevcuttur. Üzerindeki hayvan
kabartmaları, soyut sembolleriyle işlenmiş bitirilmiş dev gibi T-biçimli
dikilitaşlar da, taş ocağında daha T’si anca bitirilmiş örnekler de, daha
kazıda ilk bulunduğu anda bile müzede sergiye konulacağı belli olacak kadar
hazır, özel heykel parçaları da, heykel atölyesi adını verdiğimiz alanda baş
aşağı duran henüz bitmemiş ama üzerinde çalışıldığı anda bırakılmış parçalar da
bulunur.

Çakmaktaşı,
kireçtaşı katmanlarının arasında yumrular olarak yetişir/oluşur. Bazen Urfa’da
yol kazılarında toprak profillere baktığınızda taze taze, pırıl pırıl yumrular
halinde görebilirsiniz örneklerini doğal konumlarında. Hatta kahve içmek için
Balıklıgöl yakınlarında eski mağaraların düzenlenmesiyle oluşan birkaç mekâna
yolunuz düşerse, mağara duvarlarına bakarsanız oralarda da çakmaktaşı yumruları
görebilirsiniz.

Bir de çok ender
misafir taş türleri vardır Göbekli Tepe’de. Obsidiyen gibi. O kadar azdır ki bu
malzemeden yapılmış buluntu sayısı, azlığı aşırı bir önem taşır. Bu parçaların
hammadde kaynaklarını incelediğimizde Anadolu’nun farklı obsidiyen
kaynaklarından geldiğini görebiliriz ve 
bu da kazılar sırasında ulaştığımız bir önemli sonucu destekler, Göbekli
Tepe farklı bölgelerden gelen insanların ziyaret ettiği bir ritüel merkezidir.

Kireçtaşının
sarısı, beyazı, yağmurda ıslandığındaki pembemsi kırmızısı ana rengidir Göbekli
Tepe’nin, bazaltların gri-mavisi bazen katılır buna, çakmaktaşlarının
gri-siyah-kahverengi arası birbirine yaklaşan, kaynaşan renkleri ise yürürken
yerde gördüğünüz hareketli ışıltının kaynağıdır.

Rengi nedeniyle
adı belki kireçtaşı olmalıydı, ama minicik bir yavru iken kazı alanına gelen
köpeğimize ilk görüşte Silex adını vermiştim. Arkeologlar arasında çakmaktaşı
için kullandığımız Latince kökenli kelime.

Silex herkesin sevgilisi,
etkileyici vakur bir köpek. Yaşlı kızım bekliyor hâlâ Göbekli Tepe’yi




kulturservisi.com