“Çocuğum çok küçük daha”

Av. İzzet Doğan

1983 yılında bir Eylül günüydü. Yol boyu açan ayçiçekleri tarlaları sarıya boyamıştı. Çitçiler bu tarlaları “sarı gelin” diye adlandırıyordu.

Turuncu renkli otomobilin içinde sessiz bir hüzün yaşanıyordu. Genç kadın ve eşi henüz üç yaşındaki çocuklarının yanında bir şey konuşmuyorlardı ama üzgün ve huzursuzdular.

Yaşadıkları ilçede hasta hane olmadığından komşu ilçeye gitmişler ve oradaki cerrah genç kadına: “yarın gelin memenizi almam gerekiyor” demişti.

Eşi genç kadına “bir de Ankara’ya gidelim” dedi ve oradaki doktor memeden şırınga ile aldığı suyu tahlile gönderince sonuç yüzlerini güldürdü.

Yaşanan bu olayda genç kadın en büyük acıyı “üç yaşındaki çocuğum bensiz büyüyecek” düşüncesiyle yaşadı.

Yukardaki olaya yaşayan bir insan olarak diyorum ki anneler kötü bir hastalık karşısında önce küçük çocuklarını düşünürler.

Meme kanseri olduğunu duyuran Hürriyet Gazetesi Yazarı Hülya Soybaşile ünlü oyuncu Canan Ergüder’de aynı duyguları yaşamışlar ve “çocuğumuz daha çok küçük” diye düşünmüşler.

Ben bu yazımda aynı süreçleri yaşayan binlerce insan için çok yaralı ve uyarıcı olur, farkındalık yaratır diye Hülya Soybaş’ın yazılarından alıntıları sizlerle paylaşmak istiyorum:

Türkiye’de her 8 kadından biri meme kanseri ve ben de onlardan biriyim. İnsan çoğu kez ‘Benim başıma gelmez’ diye düşünüyor ama hayat! Sürecin bana öğrettiği önemli derslerden biri pozitif olmak. İkincisi ise farkındalık.

BEN NEREDE YANLIŞ YAPTIM

Sağ memedeki kitleyi fark ettiğimin ertesi günü hastaneden randevu aldım ki sabaha kadar ‘Ya bir şey varsa?’ diye içim içimi yedi. Kendi kendimi teselli etsem, ‘Yok, değildir’ desem de insan hissediyor. Bir şeyler yanlıştı. Ama kendime konduramıyor, yakıştıramıyordum. ‘Yok yahu ne kanseri?’ Ertesi gün rutin mamografi ve meme ultrasonları yapıldı. Birkaç gün sonra telefonum çaldı. Doktor kitlenin başka bir şey olabileceğini söylüyor, ‘İleri tetkiklere ihtiyaç var’ diyordu ki zaten diğer dediklerini de hatırlamıyorum. Çoktan yere oturmuş, derin derin nefes alıyordum. Tansiyonum düşmüştü sanırım, kalbim hızla atıyordu. Sakinleşmeye çalışıyor ama başaramıyordum. Bir yanım ‘Saçmalama’ dese de diğer yanım ‘Ya kanserse’ endişesine çoktan kapılmıştı. Birkaç gün içinde doktorun bahsettiği ileri tetkikler, biyopsi ve PET çekimi yapıldı ve ben kuşkularımı haklı çıkaran sonuç ile ömrümde ilk defa ölümle yüzleştim. Daha çok erken değil miydi? Hele de oğlum henüz sekiz yaşında küçük bir çocukken bu başıma gelmiş olamazdı. ‘Peki, ben nerede yanlış yapmıştım da bu gelmişti başıma?’

Aman ne gerek var sonra yaptırırım’ diyerek, 40 yaş üstü her kadının yılda en az 1 kez yaptırması gereken mamografi ve meme ultrason kontrollerini de pandemi bahanesiyle erteledim. Keşke ama keşke kontrollerimi aksatmasaydım. Keşke ‘Aman boş ver!’ demeseydim.

Soybaşile doktoru  Onkoloğ Prof. Dr. Taner Korkmaz arasında geçen konuşmalarda “erken tanının” ne kadar önemli olduğu şöyle vurgulanıyor:

Erken evrede yakalansaydı ne değişirdi?

Cevap: 40 yaş üzeri kadınlar yılda en az 1-2 kez mamografi-meme ultrasonu muhakkak yaptırmalı. Bireyin ailesinden gelen ya da kendisine ait başka risk faktörleri varsa daha da erken yapılmalı. Burada bir şehir efsanesini de sonlandıralım: Mamografi-ultrason can acıtan, yoran, üzen bir yöntem değil. Eskiye göre daha konforlu. Ayrıca her banyoda elle muayene de yapılmalı. Tümörü erken dönemde yakalamak tam iyileşmeyi amaçlayan tedavi yöntemleri (küratif tedavi) uygulamak adına çok önemli. Kanser kelimesi ürkütüyor biliyorum. Adı korkutucu ama unutmayın ki kanserden daha sıkıntılı, daha yıkıcı sonuçlarla karşılaşılabileceğiniz birçok hastalık var.

Soybaş; “sağlıklı beslenen, spor yapan, asla sigara içmeyen biri nasıl olmuştu da ortada hiçbir risk faktörü yokken böyle bir hastalığa yakalanmıştı. Kafamda deli sorular” diyerek bu kez Prof. Dr. Cihan Uras’ın kapısını çalıyor. Prof.Dr. Urasın cevabı:

 Yalnız değilsin. Bazen senin gibi çok sağlıklı bir insan, hiçbir risk faktörü yok, ailesinde kanser geçmişi yok, bir bakıyorsunuz pat diye karşımda

Genel cerrah Prof. Dr. Uras, meme kanserinde gen ya da ailede olması gibi değiştirilemeyecek faktörler kadar değiştirebileceklerimiz olduğunu da belirterek “Akdeniz beslenme tipi dediğimiz sebze-zeytinyağı ağırlıklı beslenme öneririm. Obezite de önemli bir faktör. Meme kanseri riskini artırıyor. Mümkünse 30 yaş altı doğum yapmak, süt vermek de kıymetli. Gençlik döneminde gereksiz radyasyon, örneğin 20 yaş altında göğüs-akciğer grafilerinden kaçınmak lazım. Gereksiz yere uzun süre doğum kontrol hapı kullanılması, uzun dönem hormon replasman tedavileri yapılması, alkol, sigara kullanımının olumsuz etkileri var. Spor da çok önemli. Ağır egzersizler değil, 4-5 gün tempolu yürüyüşlerin bağışıklık sistemine olumlu etkisi kanıtlandı, kanser riskini azaltıyor” diyor.

Soybaş bir hafta süren yazısının sonunda kendisi gibi aynı hastalığa yakalanan ünlü oyuncu Canan Ergüder’le dertleşiyor:

Ünlü oyuncu kanser olduğunu öğrendiği ilk anı- ki benim tepkim de çok benzerdi- şöyle tarif ediyor: “Ne yapabilirsin ki! Oturdum hüngür şakırt ağladım. Düşüncelerimin en tepe noktasında oğlum vardı. Henüz 3.5 yaşında. Ya bana bir şey olursa… Çok küçük daha…”

Meme kanserine yakalandığınızı okuduğumda henüz kanser olduğumu bilmiyordum. Sıkı bir hayranınız olduğum için çok da üzülmüştüm. Hayat! Sizden bir ay sonra ben de benzer bir kâbusa uyandım. Banyodayken yakaladım tümörü ya siz nasıl fark ettiniz?

Ben de öyle. Gece iki falandı. Setten gelmiştim. Setlerde çalıştığımız için alışkanlığımdır geç de olsa illa duş alırım. Hele de pandemi zamanı günün kiri akmalı üstünüzden. Duş lifi ile uğraşmadım. Sabun ile çabuk çabuk yıkandım. İyi ki de öyle yapmışım. O an memede bir değişiklik fark ettim.

Canan Ergüder

Kontrole gittiniz mi pandemi sürecinde? Ben 1.5 yıldır adım atmadım hastaneye de…

Değişikliği fark eder etmez takvimimi kontrol ettim. Ne göreyim! Senelik kontrolümü iki ay atlamışım. Hemen doktordan randevu aldım.

Tümör elinize geldiği o ilk an ne hissettiniz?

Orada olmaması gereken, kötü bir şey olduğunu hissettim. Randevuya kadar da elim hep oraya gitti. Dolayısıyla da içimde hep bir korku ve ‘Acaba’ vardı. Yalnız gittim doktor kontrolüne, normalim bu. Ama kontrolün ortasında doktor ‘Biyopsi’ falan deyince ve ne kadar saklamaya çalışsa da yüzündeki değişikliği gördüğümde… Çok korktum! Hemen eşim ile ablamı yanıma çağırdım. Ne yapabilirsin ki! Oturdum… Hüngür şakırt ağladım.

Kimse için kolayca göğüslenebilecek bir haber değil ki bu… Aklıma ilk oğlum gelmişti benim.

Benim de öyle. Düşüncelerimin en tepe noktasında oğlum vardı. Henüz 3.5 yaşında. Çok küçük.

Benimki de sekiz. ‘Ya bana bir şey olursa…’ diyor insan. Çok ağır bir duygu bu.

Evet, kelimenin tam anlamıyla öyle. Çok ağır bir duygu. ‘Ya bana bir şey olursa…’ (Bu noktada ikimiz de biraz duruyor, nefes alıyor, ağlamamaya çalışıyoruz ama pek başarılı olduğumuzu söyleyemem.)

Sayın Soybaş’ageçmiş olsun ve sağlık dileklerimi ilettiğimde verdiği:

“Bitecek gidecek

Her şey çok güzel olacak”

Şeklindekimoral ve umutlu cevap beni çok sevindirmişti.