BİR YAŞAMIN SONUNDA ÖLÜM     

Av. İzzet Doğan

Azgın dalgalar kıyıyı dövüyordu.

Dalgaların sesini dinliyordum.

Dışarıdan telaşlı bir kalabalığın seslerini duyduk.

Yasemen “babam geldi” dedi.

Aslında o gelen, aramızdan bir daha asla dönmemek üzere gidenimiz di.

 

Edgar Allan Poe’nin  şiirindeki gibi;

Sanki “Bir gün işte bu yüzden göze geldi,

Üşüdü bir rüzgarından bulutun”

 

Azgın dalgalar kıyıyı dövüyordu,

 

O susmuştu, Beyazlara sarılmış sessizce uyuyordu.

Getirip salona bıraktılar.  Akşam olmuştu ve her zaman olduğu gibi evdeydi, aramızdaydı. Suskundu, sessizdi belki de bizi dinliyordu, görüyordu bizi.

Ertesi sabah evden çıkacak ve bir daha dönmeyecekti.

Azgın dalgalar kıyıyı dövüyordu. 

 

Özgür, Mevlana’dan bir dize yazmış;

“Demek sen böyle salına salına bensiz gidiyorsun ey canımın canı.
Ey, dostlarının canına can katan,

Gül bahçesine böyle bensiz gitme istemem. “

 

Sevenler istemez ,dostlar istemez ama;

Onlar yola koyulmuşlardır bir kez ve bir daha asla dönmemek üzre.

Bu kez dönüp dağlara baktım. Rüzgar yine şarkılarını söylüyordu dağlarda.

O, yıllarca dağla deniz arasına sıkışmış sahilde bahçeli evde annesiyle yaşamıştı.

Dağa da aşıktı, ormana da, denize de, insana da. Parada pulda gözü yoktu.

Annesi de herkes için bir melekti ve üç gün önce o da gözyaşı seli ile ayrılmıştı aramızdan.

 

O, şimdi dalgaların kucağında, bulutlara sarılmış, dağın rüzgarında uyuyordu.

Soğuktu, çok soğuktu ama üşümüyordu.

Bahçeden getirilen bir demet nergisin kokusunda, uyur uyanık hep beraber sabahladık.

Sonra eşi ile Yasemen’ i gördüm başucunda.

Eşiyle yıllardır ayrıydılar ama gerektiğinde hep beraberdiler.

Eşine:

Siz arasındaki ayrılığın kötü duygularını yaşamadınız, yaşatmadı nız. Çocuğunuzun annesi-babası olduğunuzu her zaman bildiniz. Ayrılmış olsanız bile sevginize, biri birinize hep sahip çıktınız, ne güzel şey dedim.

Bu örnek kulaklara küpe olsun.

 

Ne zaman ölümü düşünsem Yahya kemal bayatlının “Hafızın kabri olan bahçede bir gül varmış” dizeleri ile başlayan Rintlerin Ölümü şiirini anımsarım.

Baktım bahçede nergisler açmıştı, son demlerinde  birkaç gül de.

Fakat dağla deniz arasında o küçük kıyıda yetiştirilen bir iki mandalina, portakal ve limon ağacının dallarında taşıdıkları meyveleri ile oluşturdukları güzelliği anlatmak mümkün değildi.

Bu ağaçları yetiştiren Baba’da  kendi öncülüğünde yaptırdığı caminin bitişiğinde üzerinde çam ağaçları olan dağın dibindeki  mezarlıkta sonsuz uykusundaydı.

Şimdi aynı mezarlıkta beraber yaşadığı annesine 3 gün sonra koşan oğul, yine aynı mezarlıkta yanı başında yatan babası için yazdığı yazının başlığında babasına “taşı yıkayan adam” diye seslenmişti.

Taşı yıkıyordu toprağa sahip çıkmak için.

 

O, Nietzsche’yi de severdi. Nietzsche: ”kişinin değersiz bir hayatı varsa ne kadar uzun yaşadığının hiçbir önemi yoktur. Önemli olan soylu bir yaşam sürmektir.Değerli ve anlamlı bir yaşamı sona erdiren her ölüm zamanında gerçekleşmiş bir ölümdür. Yaşamına bir değer ve anlam katamamış insanın ölümü ise ne kadar geç olursa olsun zamansız bir ölümdür. Yaşamın değerini uzunluğu değil, kişinin bu süreçte ne kadar yaratıcı olduğu belirler. Zamanında ölmek, yaşamın niceliksel değil niteliksel değeriyle ilgili bir durumdur. Efendi ahlakıyla yaşanmış bir yaşamın sonundaki ölüm, zamanında gerçekleşmiş bir ölümdür “ derdi.

 

 

Azgın dalgalar kıyıyı dövüyordu.

Biz bir canı daha toprağa teslim ettik.

Gecesinde kar yağıyordu.

Sabahın ilk ışıklarında tepelerdeki yeşilin her tonu beyaza dönüşmüştü.

Yitirdiğimiz güzel insanlar iyi insanlar “beyaz atlara binmiş” ışıklara doğru dörtnala koşuyorlardı.

Rüzgar susmuş, dalgalar yorulmuştu.

Yeni bir yıla yeni umutların ışığında girmek üzereydik. Geride kalan yıl içinde ailemden beş sevdiğim insanı yitirmenin hüznü ile eşimi ve yakınlarımızı teselli etmeye çalışıyordum.

Fakat elimde değil, baktım yine gözlerim yaşarmıştı.

 

Not: Tüm okurlarımın yeni yılını sağlık ve mutluluk dileklerimle kutluyorum.