BİR TRİPOD BİR KAMERA

Nejat Karagöz

Türk milletinin yüzlerce yıllık tarihinde yaratıp yaşattığı bir devlet geleneği vardı; evet, 16 devlet kurmuş, 15’ini batırmışlardı ama bu gene de önemli bir tecrübeydi. Enikonu bir devlet geleneği, bir devlet–millet hiyerarşisi, bağı, saygısı… oluşmuştu. Türklerin 16 devlet kurmuş olmalarına rağmen kendine has bir hukuk sisteminin olmayışını elbette birada tartışmayacağız. Ama tartışacağımız şeyin eninde sonunda hukukun alanına giren mevzulardan olması da kaçınılmaz…

Son birkaç günden beri sosyal medyayı meşgul eden, sade sosyal medyayı da değil, hükümetin kanalları hariç neredeyse bütün TV ekranlarını işgal eden mafya-devlet-siyaset üçlüsünün kirli ilişkileri hakkında iki satır yazmak gereği hâsıl oldu.

3 Kasım 1993 tarihinde Balıkesir’in Susurluk ilçesi yakınlarında, içerisinde bir polis müdürü, bir milletvekili, bir mafya lideri ve bir kadının bulunduğu bir Mercedes otomobil ile bir kamyonun çarpışması sonucu meydana gelen trafik kazasında otomobildekilerin üçü ölmüş, kaza Türkiye’de ve dünyada büyük yankı uyandırmıştı.

“Beyaz Torosların” memleket sathında cirit attığı. Faili meçhul cinayetlerin binlerle ifade edildiği, Ülkenin belli başlı bölgelerinde, memleketlerinde, siyaset kurumunun ise tam kalbinde yuvalanmış olan karanlık şebekeleri sahiplenen bir başbakanı vardı o tarihte bu ülkenin: Tansu Çiller. Ve şu sözü tarihe mal olmuştur: “Bu devlet için kurşun atan da kurşun yiyen de kahramandır!”

Her şeye rağmen TBMM 12.11.1996 tarihinde bir meclis araştırma komisyonu kurulmasına karar vermiş, kurulan komisyon pek çok kamu görevlisi ile siyasetçi, asker, sivil vatandaşın ifadesine başvurmuş, 03.04.1997 tarihinde 423 sayfalık bir rapor hazırlayarak meclis başkanlığına sunmuştu. Bundan böyle o raporda yer alan ifadelerin ve olayların bazılarını sizlerle bu sayfadan paylaşmanın nasip olmasını da umuyorum.

****

Bugün sosyal medyada arz-ı endam eden, o günlerin kalıntılarından olduğu anlaşılan siyasetçi-mafya ve kamu görevlisi ilişkileri görüntüsü, Türkiye Cumhuriyeti devleti gibi bir devleti nasıl bir fosseptiğin içerisine itildiğinin çok ama çok acıklı bir resmidir. Devletimizin itibarının bir tripod ve bir kamera ile böylesine aşağılanmasının arka planında yer alan ve belli ki kurumsallaşmış (!) bir yapının, gözünü kararttığını hissediyorum.

O tarihlerde İtalya’da da benzerleri yaşanan olayların üzerine, ölümü göze alarak korkusuzca giden ve tarih yazan savcılar olmuştu. Onlar sayesinde önemli kamu görevi yapmış, bakanlık, başbakanlık yapmış ama her nasılsa suça bulaşmış kişileri tek tek kodese tıktırmışlardı bu temiz süt emmiş savcılar…

Ülkemizin de yetiştirdiği, helal süt emmiş savcılarının mutlaka var olduğunu biliyorum. Bu kirli ve ahlaksız üçgeni parçalayacak, hukuk düzeni içerisinde her birinin-kimliği, mevkii ne olursa olsun-  hak ettiği cezaya çarptırılmasını sağlayacak, bu memleketin, Türkiye adının şan ve şerefini kendi canından aziz ve yüce bilecek delikanlılara ihtiyacımız var. Sakın ola ki, pandemi tedbirlerini eleştiren savcıya yapılan hukuksuz ve ahlaksız muamele onların gözünü yıldırmamalıdır. Ve elbette mafya babalarını koruyan devlet,  bu şerefli görevi ifa edecek olan evlatlarını da koruyacaktır.