Urfa’da Eski Bayramlar

Abuzer Akbıyık

“Bayramlar mı eskidi bizler mi yaşlandık?” diye bir söz  vardır. Son 30-40 sene içerisindeki ekonomik sosyal ve  kültürel değişim, bilgisayar, telefon ve diğer iletişim  alanındaki gelişmeler dünyada olduğu gibi ülkemiz  insanının da yaşantısını, düşünce tarzını, beklentilerini  ve önceliklerini çok değiştirdi. Tabiî ki bizler de  yaşlandık ama sosyal yaşantıdaki bu değişimle birlikte  bayramların da eski lezzeti ve heyecanı kalmadı diye  düşünüyorum. İşte bu yazıda Urfa’daki eski bayramlardan bahsedip aklımın köşesinde kalan anıları  sizlerle paylaşacağım. Zaman zaman da eski ile yeni  bayramları kıyaslayacağım.

Eskiden dini bayramlarda eş dost akraba bir araya gelir, bayramlaştır, küskünler barışırdı. Yardımlaşma ve dayanışma doruğa çıkardı. Gerip ve kimsesizler gözetilirdi. Son yıllarda bayram denildiği zaman “tatil” akla gelmektedir. İnsanların birçoğu bayramda sahillere koşmakta otel ve tatil köylerine gidip bayramı geçirmektedirler. Bu düşünce tarzı çoğalarak bütün  toplum kesime yayılmaktadır.

“Eskiye rağbet olsaydı bitpazarına nur yağardı” deyimini çoğu kez eskinin öneminin olmadığını vurgulamak için  kullanırız ama birçok “eski” eşyadan ve hayatımızın “eski” günlerinden de vazgeçmeyiz.

İşte vazgeçmediğimiz “eskiler”den biri de “eski bayramlar”dır. Her bayramda yeri geldiğinde “nerde eski  bayramlar” deyip çocuklarımıza bizim çocukluk günlerindeki bayramların sevincini, coşkusunu, adetlerini anlatırız. Belki eskiye duyduğumuz özlem,  belki çocukluk günlerini tekrar bize yaşatması, ne  derseniz deyin eski bayramları anlatmak hoşumuza  gider. Mesela aldığın markalı ayakkabıyı beğenmeyen  çocuğuna: “Oğlum kolay elde ettiğiniz için beğenmiyorsunuz. Gak deyince elbise, guk deyince  mevsimine göre en pahalı ayakkabıları alıyoruz yine de  beğenmiyorsunuz. Ya biz. Biz nasıl büyüdük biliyor musun? Hiç unutmam ben çocukken babam bayramda  bir cankurtaran (plastik ayakkabı) almıştı, o kadar  sevinmiştim ki, cankurtaran’ı yastığımın altına koyup  öyle uyumuştum.”

Gerçekten de şimdiki çocukların hiçbir şeyi beğenmediklerini, tatmin olmadıklarını bayramların  bile sevincini coşkusunu yaşayamadıklarını görüyoruz.  Zamanımıza göre çocukların oyunları da değişmiş.  Mahallede kozakırık, elim sende, alkuç balkuç, çelik çubuk oynayan çocuklar gitmiş, varsa yoksa televizyon,  çizgi film, futbol, internet, bilgisayar oyunu, cep  telefonu hayatlarının vazgeçilmez parçaları olmuş.  Oyuncaklar bile değişmiş. Eskiden tahtadan, tenekeden, çamurdan yapılan oyuncaklar vardı. Kumaştan top, telden arabalar yapardık. Anneler kızlarına bezden oyuncak yapardı. Şimdi birlerce çeşit  naylon oyuncaklar, uzaktan kumandalı arabalar, konuşan, ağlayan hazır bebekler, havlayan köpekler var.  Neyse biz yine isterseniz bayram konusuna dönelim.  Eski bayramlarda, cep telefonuyla mesaj gönderme  yoktu. Uzakta olanlar birbirlerine manzaralı kartlar gönderirlerdi. O zamanki bayramlarda tatile gitmek yoktu, bayramlarda herkes büyüklerini ziyaret eder hayır dualarını alırdı. O zamandaki bayramlarda fakirlere yardımlar gizli yapılır, bir elin verdiğini diğer el görmezdi. Şimdiki gibi kameralar önünde yardım yapılmazdı. O zamanlar yardım gönderenin ismi söylenmez, “bunu bir hayır sahibi gönderdi” denirdi. Şimdiki gibi yardım sandığının içine kartvizit konulmazdı.

Eskiden bayram, bayram öncesinden yapılan hazırlıklarla başlardı. Evlerde bayram temizliği yapılırdı. Misafirlere ikram edilmek üzere “Külünçe” yapılırdı. Külünçe Urfa’da yapılan bir tür şekerli ve tuzlu peksimet olan külünçe, evde hazırlanır, hamuruna özel kokulu baharatlar katılır, özel şekillendirici nakışlarla süslenir, çarşıdaki özel fırınlarda pişirttirilirdi. Bayram günü gelen misafirlere ikram edilirdi. Misafirlere ikram olarak Ramazan bayramlarında “Kuzuiçi”, “Zerde”, “Üzlemeli Pilav”; Kurban Bayramında ise et kavurması gibi yemekler yapılır misafirlere ikram edilirdi.

Bizim zamanımızdaki bayramlar bir başkaydı. Bayram gelmeden babamız kendi haline göre bizlere birer giysi ve bir ayakkabı alırdı. Ayakkabı dediğimiz de, yazın “cankurtaran” kışın ise naylon “çizme”idi. Aslında o gün bizim için bayramdı. Elbisemizi ve ayakkabımızı başımızın altına koyar uyurduk. Bayram sabahı babamızla birlikte uyanır bayram namazına giderdik. Hocanın bayramla ilgili hutbesini dinlerdik. Namazdan sonra evimize döner büyüklerimizin elini öper, hayır dualarını alırdık. O an bizim için en önemli anlardan biriydi. Çünkü bayram harçlığı için eller cebe uzanırdı. Bayram harçlığını alınca dünyalar bizim olurdu. Yemeği yedikten sonra (bazen de yemekten önce) mezarlığa gider ölmüş yakınlarımız için dualar okurduk. Mezarlık dönüşünden sora yakın akrabalarımızı ziyaret eder ellerini öperdik. Çocukluk işte, kim daha faza bayramlık veriyorsa ziyarete o akrabamızdan başladık.

Bayramın vazgeçilmez hususlarından biri de bayram yerleriydi. Urfa’da eskiden, Eyyubiye, Arap Meydanı, Bamyasuyu gibi bazı mahallelerde bayram yerleri kurulurdu (şimdi Haleplibahçe, Bahçelievler gibi daha değişik yerlerde kuruluyor). Bayram yerlerinde tahtadan “Leyli” (salıncak), “Dönme Dolap”, “Tataravalli”, “Atlıkarıca”lar bizim en çok sevdiğimiz eğlencelerdi.

Bazı bayram yerlerinde bir kale kurulur, meşhur kaleciye para ile şut çekilirdi. O yıllarda “Kaleci Bahe” en meşhurlarından biriydi. Ayağına güvenenler ona gol atmaya çalışırdı. Mahmut Pehlivan elindeki top güllesini havaya atar, göğsünün üstüne tutardı. Bir tahtaya çivi çakar dişi ile çıkarırdı.

O yıllarda da bayram yerlerinde üçkâğıtçılar (dolandırıcılar) vardı. Yerde üç iskambil kâğıdı ile “bul karayı al parayı” oynatırlardı. Büyüklerimizden duymuştum Urfa’da üçkâğıtçı, dolandırıcıların en meşhuru “kumarcı bozo” imiş. Bu üçkâğıtçı bayramyerlerinde, mezarlık kenarlarında tezgâhını kurar toruna (ağ, tuzak) düşenleri dolandırırmış. Harrankapı, Samsatkapı, Beykapı gibi Urfa’nın giriş kapılarına yakın yerlerde durur, etrafındaki üç beş arkadaşı ile köyden şehre gelenlerin dikkatini çekermiş. Bir müşteri gibi duran kendi adamı parayı basar ve kazanınca bunu köylü de kazanacağını zannederek üçkâğıttan karayı bulmak için para basarlarmış. Ama nafile ceplerinin son kurşuna kadar dolandırıcıya kaptırırlarmış.

Bazen bayram yerlerine ip cambazları gelirdi. Onların ip üzerindeki yürüyüşlerini seyrederken heyecanlanır adeta küçük dilimizi yutardık. Hele cambazın hareketlerini taklit etmeye çalışan ve başaramadığı için komik durma düşen “boncuk” adındaki palyaço bizi gülmekten kırıp geçirirdi. Ya bayram yerinin yanına çadır kurup gösteri yapan kumpanyalar. Elinde tenekeden bir ağızlık bulunan kişi kapıda durup herkesi “Şahmeran yılanı”, üstü kız altı balık olan “Balıkkızı”nı görmeye, fal açtırmaya davet ederdi.

Bir de kadınlar için mahallelerde leylici evleri vardı. Mesela, Büyükyol’da Haydar Usta’nın fırınının yanında “Leylici Fato”, “Leylici Abzer” Harrankapı Mahallesi’ndeki “Leylici Keddare” nin evi en meşhurlarındandı. Leylici evin babası ve erkek çocukları kapıda bekler erkekleri içeri almazdı. Evin hanımları ise gelenleri karşılar onları leyliye bindirirdi. Urfalı aileler de rahatlıkla o evlere gider büyük “kendir” leyliye biner, gönüllerince eğlenirlerdi. Leylinin ücreti “dolam” hesabına göre ödenirdi. Eskiden Urfa’da, erkek tarafının nişan taktıkları kızı leyliye götürme âdeti de vardı. Leylicilerde daha fazla bahşiş almak için kaynanaya ve müstakbel gelin adayına özel ilgi gösterirlerdi.

Ramazan bayramında nişanlı kızlara bayramlık alınır, mevsimine göre yiyecekler mesela yazın bir sırğa (eşek yükü) has (marul) gönderilirdi. Hali vakti yerinde olanlar da müstakbel gelinlerine Kurban Bayramı’nda boynuzları süslenmiş bezenmiş koç gönderilirdi. Bize mi öyle gelirdi bilemiyorum, eskiden bayram yerlerinde satılan şekerlemeler de ayrı bir lezzetliydi. Bayram yerlerinde harçlıklarımızla akıt, horozlu şeker, patpat, şam tatlısı, çekirdek, ezme, pamuklu şeker, haşlanmış nohut gibi yiyecekler alırdık. Acıkınca da “lolaz ekmek”le karnımızı doyururduk. Yine bayram yerlerinde buz sıyrılarak yapılan ve üzerine şeker şerbeti dökülen karlamaç (Eskimo), yine palıza (haytalya) ve dondurmacıların evlerinde yaptığı dondurma çok hoşumuza giderdi. Şimdiki gibi Kornetto, Maks gibi hazır dondurma, Danone gibi hazır meyveli yoğurtlar daha henüz icat edilmemişti.

Ya, 11 Nisan Urfa’nın kurtuluş bayramları. O başka bir coşku ve heyecanla kutlanırdı. Marangoz, Hallaç, Culhacı, Keçeci, Kazancı ve diğer esnaflar kamyonların üzerine kurdukları tezgâhları ile resmigeçitte yerlerini alırdılar. Her mahalleden mahallenin ileri gelenleri kırkdüğme yelek, gabardin şalvar ve kırmızı yemeni ayakkabı ile mahalli kıyafetlerin en güzelini giyer üzerine tüfeğini kuşanır ve mahalleli gurup olarak bayramlara katılırdı. Gaziantep, Kahramanmaraş gibi illerden, Urfa’nın ilçelerinden ve köylerden gelen guruplar resmigeçitte gururla il, ilçe ve köylerini temsil ederlerdi. 11 Nisan törenleri Urfa’nın Şehitlik mevkiinde yapılır, savaş sahnesi canlandırırdı. Top ve mermi atışları ile mevziyi ele geçirmek üzere askerlerin “Allah! Allah!” sesleri ile hücumu, Şair ve hatip Mustafa Dişli’nin heyecanla okuduğu şiirler eşliğinde, gönderden Fransız bayrağının indirilerek Türk bayrağının çekilişini izlerken herkes heyecanlanır, duygulanır, kimisi de ağlardı. Yine 11 Nisan gecelerinde fener alayları düzenlenir, tiyatrolar, mahalli sanatçıların konserleri birbirini takip ederdi. Gün boyu belediye hoparlöründen “Kolumu salladım toplar oynadı” gibi kahramanlık türküleri, hoyratları çalınırdı. Daha da eskiden Mukim Tahir, Kel Hazma, Bekçi Bakır, Tenekeci Mahmut, Karaköprülü İsmail, Bedran Kırmızı, Aziz Çekirge gibi müzik ustalarından kurulu Urfa Mahalli Müzik ekipleri Ankara ve diğer Radyo evlerine gider o gün için özel programlar yapardı. O programlarda Şair M. Hulusi Kılıçaslan Urfalıların kahramanlıklarıyla ilgili en güzel şiirleri okurdu. Böylece Urfa’daki 11 Nisan Bayramı coşkusu ve heyecanı o zamanın en popüler iletişim aracı olan radyo vasıtasıyla yurt sathına dalga, dalga yayılırdı. Bu kadar az bir zamanda, gelenekleri, görenekleri, ahlakı, yemesi, içmesi, giyimi, zevkleri, yaşantısı, duygu ve düşünceleri, güldüğü ve ağladığı şeyleri ile A’dan Z’ye her şeyiyle değişen bir toplum olduk. Bu kadar kısa bir dönemde değişeceğimizi eskiden kim söyleseydi inanmazdık. Ama değiştik. Bazen düşünüyorum. “Bayramlar mı eskidi bizler mi yaşlandık…”

*Abuzer Akbıyık’ın “Urfa’da Eski Bayramlar” yazısı Şanlıurfa ŞURKAV Dergisinin 2009 yılı Mayıs ayında yayınlanan 4. Sayısında yayınlanmıştır.