
Cüneyt Gökçe
27 Mart 2009
“Bütün Urfa halkına, çoluk ve çocuğuna ve mezarda yatanlarına her sabah duâ ediyorum ve bütün Urfalılara selâm ediyorum. Urfa taşıyla, toprağıyla mübarektir”
Bu ifadeler 23 Mart 1960’ta Şanlıurfa’da vefat eden ve 111 gün sonra Dergah’taki mezarından çıkarılarak meçhul bir yere götürülen Bediüzzaman Said Nursi’ye aittir. Bir Urfa gönüllüsü olan Nursi, son günlerinde –deyim yerindeyse- ölüm döşeğinde iken bile Urfa’ya gelip burada vefat etmeyi tercih etmiştir.
49. vefat yıldönümünün haftası içerisinde olmamız hasebiyle bu zatı birazcık tanıyalım istedik. Eserlerinin “takdim” kısmında yer alan kısa biyografiden yararlanarak kaleme aldığımız ve büyük bir bölümünü “aynen” aktardığımız yazı ile sizi baş başa bırakıyoruz:
Rumi-miladi yılların dönüştürülmesinden kaynaklanan farklı tarihler ifade edilmekle birlikte; O, (yaklaşık) 1878 yılında Bitlis’in Hizan kazâsına bağlı İsparit nâhiyesinin Nurs köyünde dünyaya gelmiş yüzyılımızın yetiştirdiği önde gelen İslâm düşünürlerinden biridir. Normal şartlar altında yıllar süren klasik medrese eğitimini üç ay gibi kısa bir zamanda; alabildiğine hareketli bir tahsil süreciyle tamamlamış ve ilimdeki üstünlüğünü, devrinin ulemâsıyla çeşitli zeminlerde yaptığı münâzaralarda fiilen ispatlamıştır. Hatta bu meziyetleriyle ilim çevresinde de kendisini kabul ettirerek, “Bediüzzaman”, yani “çağın eşsiz güzeli ve orijinali” lâkabı ile anılmaya başlamıştır.
Dünya gündemini yakından takip eden Bediüzzaman, doğup büyüdüğü şark topraklarının sıkıntı ve problemlerini bizzat yaşayarak görmüş, en zarurî ihtiyacın eğitim olduğu kanaatine varmış; bunun için de şarkta din ve fen ilimlerinin birlikte; Arapça, Türkçe ve Kürtçe okutulacağı bir üniversite kurulmasını sağlamak için 1907’de İstanbul’a gelmiştir. Çeşitli gazetelerde yazdığı makalelerle, o günlerde Osmanlıyı ve İstanbul’u çalkalayan hürriyet ve meşrûtiyet tartışmalarına katılmış; meşrûtiyete İslam nâmına sahip çıkmıştır. 1909’da patlak veren 31 Mart Olayında yatıştırıcı bir rol oynamış; buna rağmen, haksız ithamlarla Sıkıyönetim Mahkemesine çıkarılmış, ancak beraat etmiştir. Bu hadiseden sonra İstanbul’dan ayrılarak şarka geri dönmüştür.
Birinci Dünya Savaşının patlak verdiği günlerde Van’da bulunan Bediüzzaman, talebeleriyle birlikte gönüllü milis alayları oluşturarak cepheye koşmuştur. Yurt savunmasında çok büyük hizmeti geçmiş; savaşta bir çok talebesi şehit olmuş; kendisi de Bitlis savunması sırasında yaralanarak esir düşmüştür. Yaklaşık üç yıl Rusya’da esâret hayatı yaşadıktan sonra Varşova, Viyana ve Sofya yoluyla İstanbul’a dönmüştür.
İstanbul’da devlet büyüklerinin ve ilim çevrelerinin büyük teveccühüyle karşılanmış; Dârü’l-Hikmeti’l İslamiye üyeliğine atanmıştır. Bu dönemde, resmî vazifesinden aldığı maaşla kendi kitaplarını bastıran ve bunları parasız dağıtan Bediüzzaman, İstanbul’un işgâli sırasında neşrettiği Hutuvât-ı Sitte adlı broşürle büyük hizmet etmiş ve işgal kuvvetlerinin plânlarını bozmuştur. Ayrıca, işgalcilerin baskısı altında verilen ve Anadolu’daki kuvâ-yı milliye hareketini “isyan” olarak vasıflandıran şeyhülislâm fetvasının aksine “karşı” bir fetva vererek millî kurtuluş hareketinin meşrûiyetini îlân etmiştir. Bu hizmetleri Anadolu’da kurulan Millet Meclisi’nin takdirini kazanmış ve Bediüzzaman bizzat Mustafa Kemal tarafından ısrarla Ankara’ya dâvet edilmiştir.
Bu mükerrer dâvetler neticesinde 1922 sonlarında Ankara’ya gelmiş ve Meclis’te resmî bir “hoşâmedî” merâsimiyle karşılanmıştır. Ankara’da kaldığı günlerde, yeni kurulan devlete hâkim olan kadronun dîne bakış tarzının olumsuz olduğunu görünce, on maddelik bir beyannâme hazırlayarak Meclis üyelerine dağıtmıştır. Bu beyannâmede yeni inkılâbın mîmarlarını İslam şeâirine sahip çıkmaya çağırmış; akabinde Mustafa Kemal’le bir kaç görüşmesi olmuştur. Kendisine şark umumî vâizliği, milletvekilliği ve Diyanet âzâlığı teklif edilmiş; ancak Bediüzzaman bu teklifleri kabul etmeyerek Van’a dönmüştür.
O sıralarda çıkan merhum Şeyh Said hâdisesiyle hiç bir ilgisi olmadığı halde, Van’daki uzlethanesinden alınarak Burdur’a, oradan da Isparta’nın Barla nâhiyesine götürülmüştür. Burada “mânevî cihad” hizmetini başlatmış, birbiri peşi sıra telif ettiği eserlerde îman esaslarını terennüm etmiştir. Bu eserler, îmanını tehlikede hisseden halkın büyük teveccüh ve rağbetine mazhar olmuş; elden ele dolaşarak hızla yayılmıştır. O dönemde elle yazılarak çoğaltılan eserlerin toplam tirajı 600.000’i bulmuştur. Başlattığı hizmetin halka mal olması, devrin idârecilerini rahatsız ettiğinden 1935’te Eskişehir, 1943’te Afyon, 1952’de de İstanbul mahkemelerine çıkarılmıştır. Bunlardan netice alınamamış, ancak Bediüzzaman yine rahat bırakılmamış; Kastamonu’da, Emirdağ’da, Isparta’da sıkı tarassut ve takip altında yaşamaya mecbur bırakılmıştır.
Ömrünün son günlerine kadar keyfî muâmele ve eziyetlerden kurtulamayan Bediüzzaman, buna rağmen, îman hizmetini büyük bir kararlılıkla devam ettirmiş; o zor şartlar altında telif ettiği 6000 küsur sayfalık Risâle-i Nur Külliyatı’nı tamamlamaya ve yaymaya muvaffak olmuştur. Kur’ân’ı bu asrın idrâkine uygun ve ikna edici bir üslupla kaleme alınan bu eserler, onun çileli hayatını en güzel meyvesidir.
49. vefat yıldönümünde Bediüzzaman Said Nursi’yi rahmetle anıyoruz.