
Cüneyt Gökçe
2 Kasım 2007
Beraber yaşamak durumunda olan ve aynı gök çatıyı paylaşan insanoğlu, birbiriyle geçinmek ve karşılıklı saygı beslemek durumundadır.
Özellikle “azami müşterekler” ile birbirlerine bağlı olan insanların birbirlerini sevmeme gibi bir lüksleri olamaz.
Evet, “asgari” değil; tam aksine “azami” müşterekler ile birbirimize bağlıyız. Her şeyden önce “insan” olma noktasında ortak bir beraberliğimiz var. Ayrıca, Rabbimiz bir, peygamberimiz bir, kitabımız bir, kıblemiz bir, vatanımız bir… Bu “bir”ler listesini sayfalara sığmayacak kadar uzatmamız mümkün. Bu yüzden bu ortaklıkların; üstelik üst düzeyde gerçekleşen bu beraberliklerin hatırına “kardeşlik” hukukumuzu sağlamlaştırmak ve bu hususta ihmalkâr davranmamak zorundayız.
Renklerimiz, bölgelerimiz ve iletişim işaretlerimiz “farklı” da olsa; bu kadar üst düzey ortaklıklar karşısında, “farklılıklarımız” sadece birer zenginlikten ibaret kalır. Çünkü bizi “biz” yapan değerlerimizin müşterekliği bizi birbirimiz ile kenetlemiştir. Hz. Peygamber’in deyimiyle biz, taşları sıkı sıkıya bağlanmış ve kaynaşmış olan binalar hükmündeyiz. Yine O’nun tabiriyle biz, bir vücudun organları gibiyiz. Bu yüzden her hangi birimizin başına gelen bir rahatsızlık hepimizin uykusunu kaçırır.
Zaten Yüce Allah bizleri kardeş olarak ilan edip Kur’an’-ı Kerim’in kırk dokuzuncu suresi olan Hucurat suresinin onuncu ayetinde “Mü’minler, ancak kardeştirler” buyurmadı mı? şu halde kardeş kardeşi sever ve sevmeli!
Ayrıca, Hz. Peygamber’in buyruğu göz önünde bulundurulduğunda, birbirimizi sevmeme gibi bir “şansımız” da olamaz. Çünkü buyurdular ki: “Sizden her hangi biriniz kendisi için arzuladığını kardeşi için de istemedikçe iman etmiş sayılmaz.” Yani, iman sınıfını geçmemizin “olmazsa olmaz” ön şartlarından bir tanesi ve en önemlisi birbirimizi sevmektir. Başka bir deyimle, sınıfta kalmak istemiyorsak karşılıklı saygı, sevgi ve muhabbet içerisinde olmak durumundayız. Birbirimizin iyilik ve güzelliğini isteme dışında bir tercihimiz olamaz.
Farklı tercih ve irade içerisinde olanlar olmayacak mıdır?
Elbette olacaktır; ancak, sonucuna da katlanmak durumundadır.
Karşımızdaki kardeşimizin yüzde doksan dokuz güzel özellikleri varken, -kendi ölçülerimizle- çirkin saydığımız yüzde birlik dilim için, söz konusu kardeşimizi “defterden silmemiz” hangi insaf ile açıklanabilir?
Öte yandan; başkasının işlediği suç ve cinayeti karşımızdaki ilgisiz kardeşimizle ilişkilendirmenin mantığı nasıl izah edilebilir? Yüce Mevla; En’âm suresi, yüz altmış dördüncü ayette “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez” buyurduğu halde masumlara yüklediğimiz isnatların sorumluluğunu nasıl açıklayabiliriz? Aşiret ve aile bağlantıları kurarak masumları “suçlu” ilan etmenin mantığı olabilir mi?
Birbirlerini kardeş telakki eden bireylere sahip toplumların mağlup edilmeleri mümkün olmadığı gibi; aralarındaki tesanüdü bozan ya da sarsan toplulukların kolayca kontrol altına alındıkları bir vakıadır. Hatta aradaki küçük farklılıklar ve ihtilaflar bile büyük tehlike ortamlarında rafa kaldırılır ve gündeme getirilmez. Kaldı ki, o küçük farklılıkları bile izale etmek güçlü topluluklar için son derece basittir.
Fırtınaların çoğaldığı mevsimlerde ufak-tefek deliklerin kapatılması zorunludur. Ancak bu sayede kasırgaların önüne geçilebilir. Yoksa boşluk ve zaaf ile karşılaşan tayfundan merhamet beklemek safdilliktir.
“Ayrılmak” ve “dağılmak” için değil; tam aksine “birleşmek” ve “kaynaşmak” için fırsat ve bahaneler kollanmalı. Birlik ve beraberliği sağlayan formüller üzerinde durulmalı ve tesanüdün yolları aranmalıdır.
Her alanda kaynaşmayı sağlamış bireyler olmamız dileğiyle…