Son yazılarımdan birinin başlığı “ormanlarımız ve ciğerimiz yanarken”, diğeri ise “doğayla barış doğayla dost kal” idi.
Önce korona virüsü, sonra kuraklık, orman yangınları ve seller, küresel ısınma ve iklim değişikliği derken gerçekten her gün acı içinde kıvranıyoruz.

Erdal Öz “Denizleri hep sevdim ben, suları hep sevdim; seni denizler, sular gibi sevdim; sular ne güzelse seni öyle sevdim.” Demişti

Ama bu kez sular güzel değildi: Çamurluydu, kirliydi, içindeki balıklar çırpınıyor, insanlar can çekişiyordu, arabalar tomruklar toprağından sökülmüş ağaçları, evleri önüne katmış silip süpürmüş köprüler yıkılmıştı.. Otomobiller, otobüsler suyun içinde yüzüyorlardı.

İnsanların anılarıyla dolu konutları işyerleri karton evler gibi çöküyordu.

Canını kurtarmak isteyen insanların tek çaresi binaların çatılarına kaçmaktı. İmdat sesleri, bağrışlar, selin korkunç gümbürtülü sesleri içinde duyulmuyordu bile.

Cep telefonları ile çekilen görüntüler yüksek teknoloji ve bütçeler kullanılarak çekilen Amerikan filmlerinden daha etkileyiciydi.

Köylüler “Kapaklar açılınca, sular çayın kenarına kurulmuş kereste deposundaki tomrukları sürükledi, tomruklar, ilçe merkezindeki köprüyü tıkayıp çayı baraj gölü haline getirdi, köprü, suyun ağırlığı ile yıkılınca da sular önünde ne varsa aldı götürdü, ölümler bu sebeple meydana geldi” diyor!

Bir gecede güzelim ormanlarımız kül olurken, bir gecede sanki “Çarşambayı sel aldı” türküsü gerçek oluyor.
Kuşları, kurtları, börtü böceği, balıkları ve insanlarımızı yitiriyoruz.

İşte o zaman Amerika’nın Suquamish yerlilerinin şefi Seattle’ın sözü (1854) anımsıyoruz:
“Son balık tutulduğunda, son dere kuruduğunda, son ağaç kesildiğinde ‘beyaz adam’ paranın yenmediğini anlayacak.”

Şimdi afetler karşısında paranın yetmediğini daha iyi anlamalıyız.

1948 yılından beri imar affı yasaları çıkartıyoruz. 2018 yılında en son çıkan yasaya da “İmar Barışı” adını verdik.

Bu imar aflarının bir kısmını özellikle seçim dönemlerinde çıkardık.

Yasalara aykırı ve yıkılması gereken yapıları yasal hale getirdik.

En önemlisi yasaya aykırı olarak kamuya ait yapılaşmaya elverişli yerleri işgal eden ve yasalara aykırı yapı yapanlar için “nasıl olsa yıkmaz affederler” düşüncesi oluşmuştur. Su yatakları, yaylalar, ormanlık ve kumluk alanlar ve benzeri yerlerde tam bir çarpık kentleşmeye gerçekleştirilmiştir.

Afetlerden, felaketlerden önce yeteri kadar koruyucu ve önleyici önlemler almıyoruz.

Ormanlarda çıkan her yangını önceden önlemek mümkün olmayabilir ama yeteri kadar uçak, helikopter ve yangın söndürmek için araç- gereç ile yangın konusunda eğitilmiş insan bulundurmak mümkün olmalıydı.

Yağmurun ise sele dönüşmesini ve riskli yerlerde yapılaşmayı önlememiz mümkündü.

Cumhurbaşkanı Erdoğan “Yıkılanın yerine daha iyisini yaparak, yananın yerine daha fazlasını dikerek, eksilenin yerine daha çoğunu koyarak yolumuza devam ediyoruz…” diyor. Keşke bu yapılanlara harcanacak emeği ve bedelibu felaketler olmadan kullansaydık!

Birleşmiş Milletler Hükümetler Arası İklim Panelinin Raporunda tüm dünyada yaşanan olağanüstü doğa olaylarının temelinde insanların yaptığı faaliyetlerin etkisinin olduğu kesin olarak belirtiliyor. Gelecek kuşaklara daha güzel bir dünya bırakmak istiyorsak doğayla dost olarak ve doğaya hükümdar olamayacağımız gerçeğini kabul ederek yaşamak zorundayız. Doğa insansız olarak varlığını sürdürebilir ama insan doğa olmadan yaşayamaz.

Son felaketlerle ilgili olarak TBMM de bir araştırma komisyonu kurulmalı ve gelecek günlerde aynı felaketlerin yaşanmaması için gereken önlemlerin neler olabileceği saptanmalıdır.

Ayrıca halkın yapacağı insani yardımların yalnızca Afet ve Acil Durum Yönetimi (AFAD) tarafından yapılması yerine, AFAD’ın öncülüğünde yerel yönetim ve sivil toplum kuruluşları tarafından yapılmasının da önü açılmalıdır.

Son olarak belirtelim ki “Paris İklim Anlaşması”nı da nasıl değerlendireceğimizi bir an önce tartışmamız zorunlu.

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.