Demokrasinin yerleştiği toplumlarda en sessiz ama en etkili güçlerden biri sivil toplum kuruluşlarıdır. Çünkü onlar gücünü devletten değil, vicdandan alır. Bağımsızdırlar; bu yüzden değerlidirler.
Sivil toplum dediğimiz yapı, gönüllülükle ayakta durur. Orada idealizm vardır; çıkar değil. Bu yüzden bir STK yalnızca bir kurum değil, toplumun aynasıdır. Yanlışı söyler, doğruyu savunur, gerektiğinde iktidara karşı durur, gerektiğinde doğanın sesi olur.
Bugün çevre alanında çalışan kuruluşlar yalnızca ağaç dikmiyor; aslında geleceği koruyor.
TEMA’dan WWF’ye, TURMEPA’dan ÇEKÜL’e, İstanbul Çevre Konseyinden, Tüketiciler Konfederasyonuna, Çevre Dostu Derneğinden, Doğa Savaşçılarına uzanan bu çaba, toprağın, suyun ve havanın savunulmasıdır. Çünkü mesele artık yalnızca çevre değil, doğrudan yaşamdır.
Dünya da aynı gerçeği daha sert yaşıyor. Şirketlerin “çevreci” maskesiyle yaptıkları yanıltıcı reklamlar mahkeme salonlarına taşınıyor. Gençler, “geleceğimizi çalıyorsunuz” diyerek hükümetlere dava açıyor. Petrol devleri, yıllarca sakladıkları gerçeklerin bedelini ödemeye zorlanıyor.
Artık doğa, hukukun da konusu.
Yıllar önce bir toplantıda şu Kızılderili atasözünü hatırlamıştım:
“Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde; paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacaksınız.”
Bugün o söz, bir uyarı olmaktan çıktı; yaşanan bir gerçeğe dönüştü.
Irmaklar kuruyor.
Göller çekiliyor.
Akşehir Gölü yok oldu. Eğirdir ve Sapanca can çekişiyor.
Su çekildikçe kuşlar gidiyor.
Kuşlar gittikçe sessizlik büyüyor.
Ve biz hâlâ bunu sadece bir “haber” olarak okuyoruz.
Ağaç dediğimiz şey, sadece odun değildir.
Bir orman, bir eko-sistem, bir hayattır.
Toprağı tutar, havayı temizler, iklimi dengeler. İçinde binlerce canlıya yuva olur. Ama biz hâlâ onu kesilecek bir “kaynak” olarak görüyoruz.
Bir zamanlar Kazdağları’nın oksijeni dünyaya örnek gösterilirdi. Bugün ise aynı dağlarda maden uğruna yüz binlerce ağacın kesildiği konuşuluyor.
Bu bir kalkınma değil, bir eksilmedir.
Denizler de sessiz bir çöküş yaşıyor.
Marmara’da ve İstanbul Boğazı’nda bir zamanlar yüzlerce balık türü vardı. Bugün sayıları birkaç türle sınırlı. Balık artık sofrada sıradan bir besin değil; giderek lüksleşen bir nimet.
Bir zamanlar sokaklarda satılan çirozun bugün adını bile hatırlamıyoruz.
Bu sadece ekonomik bir mesele değil; ekolojik bir alarmdır.
Gerçek şu ki biz doğayı tüketiyoruz.
Sulak alanları kuruttuk.
Ormanları yaktık.
Tarım alanlarını betonla kapladık.
Denizi kirlettik.
Gökyüzünü dumanla doldurduk.
Ve bütün bunları kısa vadeli kazançlar uğruna yaptık.
Bakırköy ve Ataköy sahillerinde yükselen beton bloklar sadece manzarayı kapatmadı; rüzgârı, nefesi ve yaşamı da kesti.
Bu bir şehirleşme değil; doğadan kopuştur.
Hiç kimsenin para uğruna doğayı yok etmeye hakkı yoktur.
Çünkü doğa bize miras kalmadı; biz onu ödünç aldık.
Bu ülkenin dağlarını, ovalarını, denizlerini sevdik;vatanımız dedik. Şimdi onları korumak zorundayız. Demokrasi yalnızca sandıkla değil; Anayasamızın da tanımladığı yaşanabilir bir çevreyle anlam kazanır.
Gelecek kuşaklara bırakacağımız en büyük miras ne bina, ne yol, ne de servettir.
Temiz hava.
Temiz su.
Yaşanabilir bir doğa.
Ve belki de en önemlisi:
Vicdanlı bir toplum.
Çünkü günün sonunda hepimiz o soruyla karşılaşacağız:
Parayla satın alamadığımız şeyler tükendiğinde, geriye ne kalacak?


0 Yorum