Köşe Yazısı

Okullar Suskun, Türkiye Yasta

Av. İzzet DOĞAN NEŞETBEY

Av. İzzet DOĞAN NEŞETBEY

Tüm Yazıları Gör

Daha önce Avrupa’dan, İskandinav ülkelerinden ve Amerika’dan gelen okul saldırısı haberlerini duyduğumuzda, iletişim çağının etkisiyle bu tür acıların bir gün bizim ülkemizde de yaşanabileceğini düşünmek gerekirdi. Ne yazık ki o gün geldi; iki gün içinde Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan saldırılar, bu korkunç gerçeği yüzümüze çarptı.

14 Nisan’da Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde eski bir öğrencinin liseye düzenlediği silahlı saldırıda çok sayıda kişi yaralandı. Hemen ertesi gün Kahramanmaraş’ın Onikişubat ilçesindeki bir ortaokulda yaşanan saldırı ise bir öğretmenin ve sekiz öğrencinin hayatına mal oldu, üçü ağır yirmiye yakın çocuk da yaralandı. Bu olaylar sadece tek başına ve bağımsız birer olay değil, toplumun derinlerinde büyüyen bir sorunun açık göstergesidir.

Saldırganın olay yerinde ölü bulunması ve evinde yapılan aramalarda saldırının önceden planlandığını gösteren bulgulara ulaşılması, yaşanan vahşetin boyutunu daha da ağırlaştırdı.

Bu acı tablo yalnızca ülkemize özgü değil. 28 Şubat’ta İran’ın güneyindeki Minab kentinde bir ilkokula düzenlenen füze saldırısında, aralarında çok sayıda çocuğun da bulunduğu 165 kişi hayatını kaybetti. Savaşın, şiddetin zulmün ve ölümün coğrafyası yok.

Nedenleri farklı olsa da sonuç değişmiyor: Çocuklar öldü; diploma törenlerine hazırlanması gereken aileler, çocuklarının mezuniyet sevincini yaşamak yerine gözyaşları içinde hastane ve cenaze kapılarına koşmak zorunda kaldı. Bu tablo, sadece bireysel bir acıyı değil, toplumsal bir travmayı da ortaya koymaktadır.

Okullar, çocukların kendilerini en güvende hissetmeleri gereken yerlerdir. Veliler çocuklarını devlete emanet ederken, öğretmenler de bu emaneti büyük bir sorumlulukla taşır. Ancak bugün gelinen noktada bu güven duygusu ciddi biçimde sarsılmıştır.

Bugün sınıflar sessizdir. Koridorlarda yankılanması gereken çocuk sesleri yerini tedirginliğe bırakmıştır. Öğretmenler görevlerini yerine getirirken dahi kaygı duymaktadır. Bu durum, eğitim ortamlarının asli işlevini yerine getirmesini zorlaştırmaktadır.

Ülkemizde ve dünyada şiddetin her geçen gün arttığı, açıkça görülmektedir

Anne-babalar çocuklarını okula gönderirken çocuklarının devletin ve toplumun güvencesi altında olduğunu bilmeli; öğretmenler de kutsal görevlerini huzur ve güven içinde yapabilmelidir.

Hiç kuşkusuz okullardaki güvenlik önemlidir. Ancak tüm sorunlara yalnızca güvenlik penceresinden bakmak doğru değildir. Çünkü yaşananlar göstermektedir ki, sorun yalnızca güvenlik önlemleri ile çözülebilecek bir konu değildir. Elbette okullarda fiziki güvenliğin artırılması gereklidir; ancak bunun yanında bireylerin ruhsal durumlarına yönelik destek mekanizmalarının güçlendirilmesi, aile içi iletişimin sağlıklı kurulması ve toplumsal değerlerin yeniden gözden geçirilmesi zorunludur. Millî Eğitim Bakanının, riskli görülen okullarda polis ve devriye uygulamasının bulunduğunu açıklaması ve bunu önemli bir önlem olarak sunması, sorunun özünü görmemizi sağlamaz. Asıl sorun, toplum olarak şiddete karşı durabilmek ve çocuklarımızı şiddetten uzak, barış içinde bir ortamda yetiştirebilmektir.

Unutulmamalıdır ki, çocukların korku içinde eğitim aldığı bir toplumda sağlıklı bir gelecekten söz edilemez. Öğretmenlerin kendilerini güvende hissetmediği bir eğitim sistemi sürdürülebilir değildir.

Şiddetin sıradanlaştığı, öfkenin kontrol edilemediği bir ortamda, eğitim kurumlarının bundan bağımsız kalması mümkün değildir. Bu nedenle çözüm, çok boyutlu ve bütüncül bir yaklaşımı gerektirir.

Yıllardır kadın cinayetlerini ve kadına karşı şiddeti önleyemeyen bir ülkenin, şiddetin toplumsal hayatta nasıl kök saldığını da görmesi gerekir. Evde, sokakta, okulda, siyasette ve medyada tekrar tekrar üretilen şiddet dili, bugün çocuklarımızın önüne acı bir miras olarak çıkmaktadır. Kısacası okullarda yaşananlar, bir günde ortaya çıkmış olaylar değil; yıllardır biriken toplumsal şiddetin sonucudur.

Biz Tüketiciler ve Çevre Sevenler Derneği adına, insanların “tişört alır gibi bir tıkla silah edinebildiklerine” dikkat çekmiştik. Bugün geldiğimiz noktada, vahşi batıya değil uygar dünyaya benzemek zorundayız. Çünkü ülkemiz Teksas değil; olmamalı da.

Dindar çocuklar yetiştirelim derken, suça sürüklenen ve şiddet içinde büyüyen çocuklar yetiştirdik. Çocuklara ve topluma kötü örnek olan şiddet içerikli mafya yayınları her akşam evlerimizin başköşesine yerleşti. Bunun bedelini ise en masumlar, yani çocuklar ve öğretmenler ödüyor.

Üstelik sorun yalnızca şiddet kültürüyle de sınırlı değil. Okulların, üniversitelerin ve eğitim kurumlarının yönetimi de büyük önem taşıyor. Ahbap-çavuş ilişkileri yerine, göreve gerçekten layık, yeterliliği konusunda kuşku olmayan insanların atanması gerekir. Çünkü eğitim kurumları, keyfî tercihlerle değil, liyakatle yönetilmelidir.

Çocuklar yarınlarımızdır demek yetmez. Onları güven içinde geleceğe taşıyacak şartları oluşturmak, toplumsal ve ahlaki bir sorumluluktur. Bu sorumluluğu yerine getiremediğimiz sürece, her yeni acı olayda aynı cümleyi kuracağız: Türkiye yine öğrenci ve öğretmeni için ağlıyor.

Bugün okullar suskun, Türkiye yasta.

Ancak bu yas, sessiz bir kabullenişe dönüşmemelidir. Aksine, gerekli derslerin çıkarıldığı, somut adımların atıldığı bir sürecin başlangıcı olmalıdır.

Çünkü hiçbir çocuk korkuyla büyümemeli, hiçbir öğretmen görevini yerine getirirken hayatından endişe etmemelidir.

Türkiye yasta… ve bu acı, unutulmamalıdır.

0 Yorum

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir